Yiğit Sadrâzam ‘Kemankeş Kara Mustafa Paşa’ya Methiye – NÂ’İLİ

Kasîde Der-sitâyiş-i Vezîr-i a’zam-ı Dilîr Kara Mustafa Paşa[1] / Yiğit Sadrâzam Kara Mustafa Paşa’nın Övgüsü Hakkında Kaside

  1. Müjde ey sadr-ı vezâret kim o dâverdir gelen
    Sadr-ı a’zam ya’ni serdâr-ı muzafferdir gelen

    (Ey sadâret makamı, müjdeler olsun, o âdil vezir,
    yani zafer kazanmış başkomutan, sadrâzam geliyor.
    )

  2. Müjde ey eyvân-ı dîvânhâne-i hâkân-ı Rûm
    Pâyeni teşrîfe bir gâzî dilâverdir gelen
    (Ey Osmanlı sultanının divan kurduğu yüce bina, sultan sarayı,
    müjdeler olsun, dereceni yüceltmeye bir gazi yiğit geliyor.
    [2])

  3. Müjde ey bâlâ-yı zerrîn-kürsî-i hurşîd ü mâh
    Safder-i nüh-bârgâh-ı heft-çâderdir gelen
    (Ey, Güneş ve Ay’ın altından tahtının tepesi, müjdeler olsun,
    yedi göğün, dokuz sarayını geçip gelen sadrâ­zam geliyor.
    )

  4. Sür yüzün ey pâytaht-ı saltanat dâmânına
    Âsaf-ı sâhib-kırân-ı heft-kişverdir gelen
    (Ey saltanatın başkenti, eteğine yüzünü sür,
    yedi ül­kenin en bahtlı, en yüce sultanının sadrâzamı ge­liyor.
    [3])

  5. Zîr-i pây-ı rahş edip ey çarh kat-ı pâye kıl
    Revnak-efzâ-yı serîr-i hân u kayserdir gelen

    (Ey felek, yüceliğini onun atının ayağının altına atıp sona erdir.
    Sultanların ve imparatorların tahtlarını süsleyen sadrâzam geliyor.
    [4])

  6. Azmin etmiş seyf-i meslûl-i yed-i nusret Hüdâ
    Bir şecâ’at-pîşe hasm-endîşe safderdir gelen

    (Hüda yardımının elindeki, sıyrılmış kılıcı, kesin ka­rarı haline getirdiği,
    yiğit yaradılışlı, düşmanı dü­şündüren, saflar yaran sadrâzam geliyor.
    )

  7. Hamle-i pür-zûru hasmın zehresin çâk eylemiş
    Âteş-efşân-ı saf-ı a’dâ bir ejderdir gelen
    (Güçlü atılışı düşmanın ödünü koparan,
    düşman saf­larına ateşler yağdıran bir ejderha geliyor.
    [5])

  8. Sedd-i ye’cûc eylemiş erkân-ı rafza himmetin
    Şehr-i dârul-mülk-i Rûma bir Sikenderdir gelen

    (Emeğini, çabasını Râfızî büyüklerine karşı Ye’cüc seddi haline getirmiş bir İskender,
    Osmanlı ülkesinin başkentine geliyor.
    [6])

  9. Pâdişeh-kevkeb vezir ü âsaf-ı Dârâ-serîr
    Mihr-i meh-peyker meh-i hurşîd-gevherdir gelen

    (Padişah bahtlı vezir, Dârâ tahtlı vezir;
    ay yüzlü güneş, güneş cevherli ay geliyor.
    [7])

  10. Sâzkâr-ı dîn ü devlet kârsâz-ı memleket
    Ma’delet-perver hidîv-i dâd-güsterdir gelen
    (Dine ve devlete lâyık, ülkenin bütün işlerini yürü­ten,
    dürüst, adaletli vezir geliyor.
    )

  11. Nazm-ı devlet nakd-ı rif’at dûdmân-ı ma’delet
    Âsaf-ı ekrem Nizâmülmülk-i ekberdir gelen

    (Devletin düzenleyicisi, yücelik zenginliği, adaletin ocağı,
    büyük vezir Âsaf, yüce Nizâmülmülk geliyor.
    [8])

  12. Fîsebilillah guzât-ı dîne olmuş pîşvâ
    Ya’ni ol fermânber-i şer’-i mutahhardır gelen
    (Allah yolunda, karşılık beklemeden, din gazilerine öncü olan,
    yani tertemiz, şeriatın her emrini yerine getiren o büyük vezir geliyor.
    )

  13. Sulh-fermâ-yı şeh-i İran ki kalb-i pâkine
    Nazm-ı ahvâl-i re’âyâ emn-i kişverdir gelen

    (Tertemiz yüreğinde, Müslüman, Hıristiyan bütün halkın işlerini düzenlemek,
    ülkenin güvenliğini sağlamaktan başka bir düşüncesi olmayan;
    bunun için de İran şahını anlaşmaya zorlayan sadrâzam geliyor.
    )

  14. Eyleyip kasd-ı cedel gâhî dedikçe ol muhil
    Vermeyip sulha rızâ âhır mukadderdir gelen

    (Bazen anlaşmaları bozan o dönek şah, sulha razı ol­mayıp, ne yapalım,
    sonunda takdir edilen başımıza gelir diyerek savaşa niyet edince …
    )

  15. Bir bir âyân-ı vilâyet derdi şâhım aç gözün
    Mustafâ Pâşâ-yı gâzî gibi bir erdir gelen

    (… ülkesinin büyükleri ayrı ayrı “Şahım gözünü aç!
    Üstümüze gelen Mustafa Paşa gibi bir gazi yiğittir” derlerdi.)


  16. Ey dilîr-i Kahramân-kevkeb ki havfından müdâm
    Hâtır-ı a’dâya hevl-i rûz-ı mahşerdir gelen
    (Ey Kahraman yaradılışlı, senin korkundan düşma­nın gönlüne
    hep kıyamet gününün korkusu gelir.
    [9])

  17. Havf-ı şimşîr-i celâlinle kef-i cellâdda
    Bârgâh-ı kahrına bî-pâ vü bî-serdir gelen

    (Senin şiddet kılıcının korkusuyla, celladın elinde
    kahrının huzuruna gelenler hep bitkin ve perişan­dırlar.
    )

  18. Tab’-ı çâlâkin ki olmuş hâmil-i sırr-ı Kazâ
    Hep zebân-ı râzma esrâr-ı muzmerdir gelen

    (Kazâ-yı İlâhî’nin sırlarına sahip olan çevik yaradılı­şının
    sır dolu ağzına gelen, hep gizli sırlardır.
    )

  19. Rüzgârından ki gâhî ağlayıp dergâhına
    Hâtır-ı erbâb-ı dil gibi mükedderdir gelen

    (Zamandan, bahtlarından yakınanlar, âşıkların gönül­leri gibi,
    keder içinde huzuruna başvururlar.
    )

  20. Yüz sürüp dâmânına arz-ı tazallüm kılmadan
    Fehm eder mi’yâr-ı iz’ânın ki muğberdir gelen

    (Huzuruna gücenik, küskün gelenler, yüz sürüp,
     dert­lerini söylemeden, anlayışının derecesini hemen an­larlar.
    )

  21. Makdemin bir başka iyd olmakla halk-ı âleme
    Hâtıra şevk-i neşât-ı iyd-i ekberdir gelen

    (Dönüşün, halka bir başka bayram olduğu için he­men hatırlarına
    kurban bayramının neşesi, coşkun­luğu gelir.[10]
    )

  22. Şâha nat’-ı kârzâr-ı fitneden çekdirdin el
    Kur’a-i fâlinde şimdi nakş-ı diğerdir gelen

    (Şaha, fitne savaş alanından, el çektirdin.
    Falına bakı­lınca şimdi başka başka durumlar görünüyor.
    )

  23. Dest-i ta’zîminde bir vefk-i rızâ elçisinin
    İ’tizâr-ı sulh için tûmâr-ı mahzardır gelen

    (Şimdi, boyun eğip de herşeye râzı olma elçisi­nin saygılı elinde,
    barış isteyip özür dilemek için hazırlanıp imzalanmış dilekçedir gelen.
    [11])

  24. Sulh-ı nâçâra rızâ gösterdi gördü üstüne
    Bir senin gibi kavî hasm-ı tüvângerdir gelen

    (Şah baktı ki üstüne senin gibi sağlam, güçlü bir düşman geliyor,
    çaresizlikle barış yapmaya razı oldu.
    )

  25. Hâba vardı dîde-i bahtı meğer kim yâdına
    Zahmet-i renc-i gubâr-ı saff-ı leşkerdir gelen

    (Şahın bahtının gözü, hatırına, asker saflarının çıkar­dığı
    toz bulutunun verdiği acılar, sıkıntılar gelince kapandı, uykuya daldı.
    )

  26. Gördü kim râh-ı gazâde hizmet-i dergâhına
    Peyk-i tevfîk-i İlâhî gibi yâverdir gelen

    (Baktı ki savaş yolunda, senin emrinde çalışıp gay­ret göstermeye
    Allah’ın yardımının habercisi gibi bir yardımcı geliyor…
    )

  27. Gördü kim el sunduğunca tîre bismillah ile
    Her taraftan na’re-i Allahû ekberdir gelen
    (Bismillah çekerek kılıcına el attığında,
    her yönden Allahu ekber sadaları geliyor…
    )

  28. Kıldı teslîm-i memâlik çekdi başm hırkaya
    Yâdına şimdi hemân tarz-ı kalenderdir gelen

    (Ülkesini teslim edip, başını hırkasının içine çekti. Şimdi, aklına hep,
    dünyadan elini eteğini çekip der­viş olmak geliyor.
    )

  29. Erdi söz pâyâna şimdi hâtıra ey Nâ’ilî
    Mazhar-ı feyz-i kabûl olan du’âlardır gelen
    (Söz artık sonuna geldi. Ey Nâ’ilî, şimdi hatırımıza
    kabul edilmek şerefine nail olacak dualar geliyor.
    )

  30. Şerm-i evsâfıyla zîrâ sûret-i endîşeye
    Haclet-i nutk-ı zebân-ı hâme-i terdir gelen
    (Çünkü, güzel vasıflarını anlatamamamın utancıyla düşüncemin yüzü,
    taze kalemimin dilindeki sözlerin utancıyla kızarıyor.
    )

  31. Kur’an-endâz-ı Kazâya levh-i takdir üzre tâ
    Gâh nakş-ı sulh u gâhî şekl-i âherdir gelen

    (Kaza-yı İlahî’nin çekilen kur’asında, kader sahifesi üzerinde
    bazen barış şekli, bazen de başka şekiller ortaya çıkar.
    )

  32. Tâ ki fermân-ı şehinşâh-ı kader-menşûrdan
    Sadr-ı dîvâna vücûdun gibi serverdir gelen

    (Kader gibi hükmeden padişahın emriyle
    sadaret ma­kamına gelen senin gibi ulu bir baştır.
    )

  33. Hak vücûdun muslıh-ı her emr-i duşvâr eylesin
    Emr-i dîne tâ ki Hakdan avn-ı yâverdir gelen

    (Allah, varlığını her güç işin düzelticisi yapsın.
    Din işlerini düzeltmeye Allah’tan gelen yardım ve yar­dımcısın sen.
    )

  34. Zâtun olsun haşredek kâ’im ki anınla müdâm
    Çârsû-yı rûzgâra revnak u ferdir gelen

    (Saygıdeğer kişiliğin, kıyamete kadar dimdik dursun.
    Çünkü dünya çarşısına, onunla aydınlık ve parlaklık geliyor.
    )

[1] Kemankeş Mustafa Paşa(ölm. 1644), Yeniçeri Ocağın’dan yetişip Yeniçeri Ağası ve Kaptan-ı Derya olmuştur. Bağdad kuşatması sırasında Tayyâr Mehmed Paşa’nın ölümü üzerine, Sadrâzam olmuş ve Bağdad’ın alınmasından sonra Kasr-ı Şîrîn anlaşmasını yaparak İstanbul’a dönmüştür. Beş yıl kadar sadarette kalan Mustafa Paşa, Ocak 1644’te Sultan İbrahim’in emriyle öldürülmüştür.

[2] Rûm sözü, değişik devirlerde, az-çok, değişik anlamlarda kullanılmıştır: Bizans İmparatorluğu halkı, coğrafî bölge olarak Bizans ülkesi, daha sonra Osmanlı ülkesi ve daha çok da Anadolu. Beyitte Rum, Osmanlı ülkesi ve Osmanlı Devleti anlamındadır.

[3] Âsaf, Süleyman Peygamberin veziridir. Bilgisi, zekâsı, ye­tenekleri ve iyi yönetimiyle, adı, akıllı ve tedbirli vezir an­lamlarında kullanılmıştır. Osmanlı Devleti’nde Âsafî, Atabe-i âsafî, sadrazamlık makamı demektir.

[4] At anlamındaki rahş sözü, özel ad olarak Rüstem’in atı­dır. Sadrâzamın atı Rahş’a ve boylece kendisi de Rüstem’e benzetilmiştir.

[5] Ejder, ejdehâ, ejderhâ büyük yılan anlamındadır. Masal ve destanların ejderleri çoğunlukla yedi başlıdır ve ağızla­rından ateşler saçarlar. Başları kesilince yerine iki baş çı­kar. Ancak kesilen başları, dağlanarak öldürülürler. Yüz yıl yaşayan yılanın ejderha olduğu ve ateş saçmaya başladığı­na inanılır. Melekler onları alır Kafdağı’nın ardına fırla­tırlar.

[6] Kur’ân-ı Kerîm’in Kehf sûresinde adları geçen Ye’cüc ve Me’cüc kavimleri, çok kısa boylu, kötülükleriyle tanınan ve insanları suç işlemeye zorlayan iki kavimdir. Kötülüklerinden korunmak için önlerine aşamadıkları bir set yapılmıştır. Bu seti aşıp insanlar arasına karıştıklarında kıyamet kopacaktır. Söylentiye göre Büyük İskender Hindistan seferinde bu kavimlerle savaşmıştır.

[7] İran’ın Keyâniyân şah hanedanından Dârâ’nın oğlu Keykubad. Dârâ adıyla da anılır. Büyük bir devlet kurmuş, ih­tişamı, ordusunun büyüklüğü ve zenginliği ile tanınmıştır. Büyük İskender’le savaşmış ve onun tarafından hile ile sa­vaş alanında öldürtülmüştür.

[8] Süleyman peygamberin veziri Âsâf ve Alpaslan’la Melikşâh’ın vezirleri Nizâmülmülk, edebiyatımızda, güçlü, yetenekli, akıllı ve tedbirli vezir örneği olarak alınmış, vezir ve sad­razamlar bunlara benzetilerek övülmüştür.

[9] Kahramân, İran’ın ilk şahları Pişdâniyân hanedanından Tahmuras ve Huşeng devrinde yaşayan ve Rüstem gibi ünlü bir savaşçıdır. Bir denizaygırının sırtında ve Gamgam adlı kılıcı elinde savaşır ve çok kan dökerdi. Bu yüz­den Kahramân-ı katil diye anılmıştır. Rüstem tarafından öldürülmüştür. Macerâları Kahramânnâme adlı mensur hikâyelerde anlatılmıştır.

[10] Iyd-ı ekber, arefesi Cuma’ya rastlayan Kurban Bayramı’na denir.

[11] Tûmâr, kâğıt tomarı, yuvarlanmış kâğıtdemektir. Eskiden mektuplar, sultan buyrukları, resmî yazılar yuvarlanarak deri ya da madenden boru biçimindeki kutulara konup gön­derildiği için tûmâr, mektup anlamında da kullanılır.


Nâ’ili
Kaynak: Doç. Dr. Haluk İpekten, Nâ’ili, s.18-25, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1986

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir