Türk’ün Dâvâsı ve Doğu Türkistan Mezâlimi’ne Giriş

Bugün dünya Türklerinin büyük çoğunluğu, Türkiye sınırları dışında bulunmaktadır. Orta Avru­pa içlerinden Orta Asya içlerine kadar geniş bir sa­hayı, mübarek kanları ile kendilerine vatan yapan Türkler, Türkiye’nin dışında hatta öz anayurdunda dahi, esaret içinde yaşamaktadır.

Kıbrıs ve Batı Trakya’da girişilen katliamlar, Bulgaristan’da yürütülen ırk ve şahsiyet değiştirtme icbarları, Kırım, Kafkasya, Azerbaycan, İdil- Ural ve Batı Türkistan’da devam eden tehcir, mezalim ve işkence hareketleri, Doğu Türkistan’da uygulanan eritme ve jenosit faaliyetleri, ne sebepsizdir ve ne de tesadüfidir.

Asırlarca, «Haçlı» zihniyetinin kâbusunu devam ettiren hedef, dünya Türklüğünün imhası olmuştur. Kilise vaazlarından kral nutuklarına, meyhane dedikodularından edebiyat ve sosyal faaliyetlere ve son olarak da tiyatro sahnelerinden filim stüdyolarına kadar her fırsatta, Türklerin barbarlığından, vahşetinden ve imhasından söz edilmiştir.

Bunu misallendirecek olursak, tarihte birçok olayın hâlâ tazeliğini muhafaza ettiğini görürüz. Ancak burada iki misalle yetineceğiz. Avrupalı meşhur bir yazar, yirminci asrın başlarında, Türkler hakkındaki niyet ve düşüncesini şöyle ifade etmektedir:

«Hakikatte, müşahede etmiş olduğumuz veçhi­le, esas meslek ve iktidarı cebir ve şiddet, ve vahşet esasına müstenit bulunan Türkler; İster tekrar Hı­ristiyanların hücum ve istilâlarına karşı zebun kalmak, ister kendiliklerinden Avrupa medeniyetine dalmak suretiyle olsun; velhasıl, her ne suretle olursa olsun mahkûmi zeval gibi görünüyorlar.» (1)

Her ne şekilde olursa olsun Türklüğün zeval bulması, Avrupalı ve Asyalı emperyalistlerin zihninden bir an uzaklaşmamıştır. Şu misal ise daha ilgi çekicidir.

Bulgaristan’da filim stüdyosunu gezen, Türk Filim Arşivi Başkanı Sami Şekeroğlu, «Türk ve Türk Emperyalizmi (!) » aleyhine çevrilen bir filim hakkında sorduğu soruya şu cevabı almıştır. «Biz, halkımızı böyle yetiştirmek zorundayız.» (2)

Evet, bütün düşman milletler; komşumuz, müttefikimiz ve dostumuz da olsa, her vesileden faydalanarak, tarihî zaferlerimizin mirasından bizi uzaklaştırmak istemektedirler. İşte bu esas göz önünde tutulursa; bugün, Türkiye’nin dışında bütün Türk dünyası; tarihinden, vatanından ve istiklâlinden mahrum kalmanın ıstırabını çekmektedir. Kelimenin gerçek anlamında, kölelik altında inleyen esir Türk illeri, daha çok, komünist rejimin yayılma stratejisi içinde kalmışlardır.

Üsküp’ten Urumçi’ye kadar uzanan topraklar üzerinde, Türkiye hariç tutulursa, bir müstakil Türk devleti ve hürriyetine kavuşmuş bir Türk yurdu daha gösterilemez. Oysa bu bölgelerdeki Türkler kadar, hürriyetin ve istiklâlin mânâsını kavra­yan bir milletin varlığına az rastlanır. O halde neden bu millet esirdir?.. Niçin bu topraklar üzerinde insanların hürriyetleri ve insanca yaşamaları ellerinden alınmış?..

Ancak şunu belirtelim ki, dünya efkârınca esir Türk illerinin en meçhulü Doğu Türkistan olmuştur. Bunun sebepleri çeşitlidir.

Her şeyden önce, Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan tarihî «İpek Yolu»nun eski fonksiyonunu kaybetmesi, Doğu Türkistan’ın eski hayatiyetini ortadan kaldırmıştır. Bu ise, Doğu Türkistan üzerinde fırsat kollayan Çinlilerin işine yaramıştır. Çünkü, Çinlilerin Türkler üzerindeki icraatı, böylece gözlerden uzaklaştırılmıştır. Bilhassa 1760 yıllarından sonraki Çin idaresi, Doğu Türkistan’ı tamamen unutturmuştur. Tarihî Türk vatanının ismi değiştirilerek «Sinkiang» denmiş ve dünya efkârına «Sinkiang»ın Türklükle alâkasının bulunmadığı in­tibaı verilmek istenmiştir. Buna ilâve edilebilecek bir husus da, Türkistan’ın, yalnız bugünkü Batı Türkistan topraklarından ibaret olduğu propaganda edilmiş ve Doğu Türkistan, Çin emperyalizminin «Sinkiang» politikasına kurban edilmiştir.

Başka bir husus da, Doğu Türkistan dışındaki Türk illeri, Avrupa ve Asya’nın medeniyet merkezleriyle daha yakından temas kurabilmişler ve kendilerini duyurabilmişlerdir.

Öte yandan Doğu Türkistan’a nazaran diğer Türk illerinde kültür ve eğitimin (müsbet ve men­fî) daha sistemli oluşu, münevverlerin zuhuruna im­kân hazırlamış ve bir müddet sonra da bunlar hür dünyaya iltica edince, mensubu oldukları esir Türk illerinin tanıtılmasını sağlamışlardır. Fakat Doğu Türkistan’da gerek Türkçe tedrisat olsun, gerekse Çince eğitim olsun, senelerce ibtidaî eğitim tarzından öteye geçememiş ve Doğu Türkistan’da ilim ve devlet adamlarının yetişmesi böylece önlenmiştir.

Pekiyi, Doğu Türkistan’a reva görülen gayrı insanî yaşayışın ve o mübarek topraklar üzerinde girişilen assimile hareketlerinin sebepleri nelerdir?.. Kısaca bu hususu belirtmeye çalışalım.

Türk tarihini ve Asya’nın siyasî tarihini tetkik zahmetine katlanan herkes görecektir ki, «Eski Dünya» diye adlandırılan kıtalar topluluğunda ve sayısız kavim arasında şiddetle arzulanan ve o nispette de yaygınlaşan toplum düzeni, «Türk toplum düzeni» olmuştur. Bunun yaygınlaşmasında, şüphesiz, Türklerin İslâm’ı kabul etmeleri, en büyük rolü oynamıştır. Çin ve Hint medeniyetleri; insanlığın ortak arzusu haline gelen Türk-Islâm medeniyetlerinin(3) göz kamaştırıcı saltanatı karşısında sükût etmişlerdir. Rus despotizmi ise, Mos­kova semalarında dalgalanan Türk sancakları önünde boyun eğmek zorunda kalmıştır. Ancak, bu yüksek fetih ve medeniyet hareketi, Asya’da ve Avrupa’da insan haysiyetini ve toplum düzenini, iğrenç saltanatları uğruna istismar eden zulümperver insan şebekelerinin, düşmanlığını katmerlendirmiştir. Bu hareketin koruyucusu ve yükselticisi olan Türkler ise, düşman planlarının hedefi olmuş­tur. Avrupa’da ve Asya’da Türk dinamizmi ve İslam idealizmi mağlûp edilemeyince, insan ve toplum istismarına devam edemeyeceklerini anlayan emperyalist güçler, Avrupa içlerinden Uzakdoğu’­ya kadar uzanan İslâm-Türk illerinde, korkunç bir terör ve imha hareketi planlamışlardır.

İşte bu tarihi kavga, Türk dünyasının büyük bir kısmı ve Türklerin anavatanı olan bölgelerde Çin ve Rus mezaliminin başlıca âmili olmuştur, öte yandan, Türkistan’ın henüz büyük bir kısmı işlenmemiş, bakir ve münbit toprakları, zamanımız ekonomi-politiğinin pazarlık sahaları olmuştur.

Bir taraftan çeşitli kavimlerin hamisi, tarihin şerefi ve asırların güneşi Türk milletinden intikam almak, diğer taraftan da dünyanın en zengin ve en pahalı servet kaynaklarına sahip olmak arzusu, Türkistan üzerinde, bölgeleri bile yakıp kavuran kıpkızıl bir cehennem ateşi olmuştur. Ve bu cehennem ateşi, Türkün son müstakil kalesi Türkiye’mi­zi de çemberi içine almak istemektedir.

Biz bu yazıyı yazarken, hem aziz Türkümüzü tehdit etmeye başlayan kızıl tehlikenin fecaatini ve aldatıcı politikasını, hem de Türk-İslam medeniyetlerinin asırlarca merkezliğini yapmış toprakların Türkiye ile olan alâkasını göstermeyi düşündük. Üsküp’ten Urumçi’ye kadar aynı komünist icraatın kurbanı olan esir Türk illerinden birisi olan Doğu Türkistan’ın naçiz bir ferdi olarak, üzerimize düşen vazifeyi yerine getirmek istedik.

Hiç bir tarihî geçmişi olmayan, herhangi bir medeniyetin yapıcıları arasında bulunmayan, millet olma şuurundan uzak birçok Asya ve Afrika topluluğu; çağımızda hürriyet bayrağına sahip olurlar ve istiklâl türküleri söylerlerken, tarihin en tanınmış topluluğu ve nice medeniyetlerin kurucusu olan Türk milletinin büyük bir parçası, bugün hâlâ esir muamelesi görüyor, insanlığın kulaklarını tıkadığı bu dâvâda biz de susarsak, tarihe karşı en büyük cürmü işlemiş oluruz, işte bunun için yazdık!..

Şuna inanıyoruz ki, «Türkistan Meselesi», Türk aydınlarının ve Türkiye hâriciyesi­nin, en azından Vietnam kadar aktüel bir meselesi haline gelince, Doğu Türkistan hakkında daha geniş eserlerin ortaya çıkacağı muhakkaktır.

Bugün, Doğu Türkistan’ın hürriyet ve istiklâl dâvâsını, aziz Türkiye’mizin ilelebet payidar olmasıyla mütalaa ediyor, Türkiye milliyetçilerinin ve aydınlarının bu meseleye yabancı kalmayacaklarını ümit ediyoruz. Temennimiz, ümidimizin gün geçtikçe daha da artması ve Doğu Türkistan’ın Türk efkârında lâyık olduğu yere yükselmesidir.

1973
İsa Yusuf Alptekin (Doğu Türkistan Hükûmeti Sâbık Genel Sekreteri)
Kaynak: Doğu Türkistan Davası


Dipnot:
1-Edvard Driyöl, Şark Meselesi. Ter. Nafiz, İstanbul, 1328 (1912), s. 509.
2-Pınar, Aylık Kültür ve Sanat Dergisi, C. 2, No. 17 (Mayıs 1973), İstanbul, s. 16.
3-Her Türk-İslâm İmparatorluğu, aynı zamanda, birbirlerini tamamlayan ve geliştiren medeniyetler kurmuşlardır. Karahan Medeniyeti, Selçuklu Medeniyeti, Osmanlı Medeniyeti gibi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir