Türk Elçilik Törenleri

Dışarıya giden yüzlerce kişilik Türk elçilik heyetlerine bir de, mehter takımı refakat ederdi.

1683 baharında Yanık Kalesi’nin fethi için sefer tertip olun­muş, Sultan IV. Mehmed Han, ordu ile birlikte Belgrad’a kadar gelerek, burada, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı serhadde uğurlamıştı. Bu sefer, son­radan yön değiştirerek Viyana’ya tevcih edilmiş ve bozgunla sonuçlanmıştır.

Belgrad’da Orta Macar Elçilerinin Kabulü

Mayıs ayında ordu, Belgrad’da iken Or­ta Macar kralı Tökeli İmre’nin elçileri Otağ-ı Hümâyûn’da padişahın huzuruna çıkmış ve Tökeli İmre’nin sadakatini teyid etmişlerdi. O sıralarda tahtın sol tarafındaki vazifeliler arasında bulunarak elçilerin huzura kabulünü bizzat gören, sonradan silâhdar olan büyük tarihçi Fındıklılı Mehmed, töreni Silâhdar Tarihi’nde şöyle yazıyor:

Cuma günü, evvelce Filibe’den gelen Orta Macar kralı Tökeli İmre’nin elçile­riyle, Dubrovnik elçisi, padişah eşiğine yüz sürme şerefine nail bulunmalarına mezun olduklarından, geceden, muhzır ağa, yeni­çeri ağasına varıp:

  • Yarın huzur-ı hümâyûna gelecek el­çiler vardır”, diyerek alay için keçelerde pek çok yeniçerinin hazır olmasını bildir­di.

Yüce emir, gereğince, kuşluk vaktinde, başçavuş, birkaç çorbacı ve yazıcı, iki bin kadar yeniçeri ile gelip, vezîr-i âzam’ın aylak çadırından otağ-ı hümâyûn’a değin iki saf dizildiler. Onlardan öteye, yüce otağın kapısına varıncaya kadar, sağda ve solda, murassa takım, yaygı, kalkan ve sorguçlarla eyerlenmiş dağ misali güzel atlar, törene mahsus elbiseleriyle solak­lar, peykler ve şatırlar; selîmî ve erkân kürkleri ve gümüş değnekleriyle emîr-i alem ve kapıcıbaşılar dizilmişlerdi. Bu tertibin alındığı mahalde, elçiler dahi, or­talarından geçip otağ-ı hümâyûn’un sol tarafında kendilerine kurulan çadırlara indiler.

Dîvân-ı Hümâyûn’un hazır olduğunu, vezîr-i âzam telhis edince, padişah hazret­leri dahi, haremden otağ-ı hümâyûn’a ge­lerek indiler. Baş çadırda kurulmuş olan, feleğin yüce bahtlı ve saadetli tahtının benzerine oturdular. Sağ tarafta şehza­deler, Dârüssaade ağası, kapı ağası, hazinedarbaşı, kilârcıbaşı ve kapı oğlanları; tahtın arkasında musahib ağalar; sol ta­rafta silâhdar, çukadar, rikâbdar ile Hasodalılar ve iç oğlanları pâk elbiseleriyle saf bağladılar. Hakir müellif dahi, bu zümrede mevcut idi.”

Oradan, Haseki Sinan Ağa gönderilip, vezîr-i âzam’ı, huzur-ı hümâyûn’a davet eyledi. Ol dahi Selîmî ve erkân kürkleri giyinmiş olarak, ata süvar olup, etrafında olan yine Selimî ve erkân kürkleriyle reis efendi, çavuşbaşı ve mücevvezeli tel­li dîvân çavuşları ile alayın ortasından geçerek otağ-ı hümâyûn önünde indi. İs­kemle üzerine oturduğu vakit de Silâhdar Şahin Mustafa Ağa içeriden gelip koltu­ğuna girdi ve padişahın huzuruna getirdi.

Ol mecliste, elçilere de izin verildiğin­den, önce Macar elçileri, yirmi iki nefer maiyetleri ile baştan ayağa hil’atlendiler. Ancak elçiler, olan üç kişi ve kapı kethudâları olan iki kişiyi emîr-i alem, kapıcıbaşılar, büyük mirahur, yenlerinden ve yakalarından tutarak padişahın heybet ve­ren huzuruna getirdiler ve zemini bûs et­tirdiler. Kralları tarafından getirdikleri nâmeyi sunup, lisan ile dahi kullukta söz­lerinde sabit olduklarını ve beş bin adet meskûk altın hediyelerini arz edip taşra çıktılar.

Türk Elçisi Kara Mehmed Paşa Viyana’da (BEÇ’de – 1665)

Kara Mehmed Paşa, 1665 yılında Nem­çe’ye büyükelçi tayin edilerek yollanmış­tı. Nemçe’nin bir elçisi de karşılık olarak İstanbul’a geliyordu. Kara Mehmed Pa­şa, 26 Mayıs 1665′ te Budin Kalesi’nden hareket etmiş, Almanya elçisi ile, eski­den beri iki devlet arasında yapıldığı şe­kilde, Estergon’la Komaran arasındaki bir mevkide mübadele olunmuştu.

Nemçe çasarına hediye olarak, Kara Mehmed Paşa şunları götürüyordu: Bir murassa sorguç, tek direkli bir otak, yir­mi seccade, beş Acem kaliçesi, yüz sarık, kırk hil’at, bir okka anber, dîvân takım­ları ve abâyî ile eyerlenmiş ikisi küheylân ve ikisi yelkendest olmak üzere iki at.

Mehmed Paşa, elçilik hizmetini ifa ede­rek, bir sene sonra 1666 Mayısında Edir­ne’ye döndü. Padişah da orada idi. Sad­râzam Fazıl Ahmed Paşa, kendi otağında Sultan IV. Mehmed Han’a verdiği bir zi­yafette Kara Mehmed Paşa ile padişahı buluşturdu. Padişah, Kara Mehmed Paşa’nın maruzatını dinledikten sonra Budin’den Beç’e kadar seyahatini ve Beç’te çasarın huzuruna çıkmasını ve sair gördük­lerinin yazılmasını ferman eyledi. Bu emir mucibince Kara Mehmed Paşa’nın anlattıkları aynen yazıldı ve padişaha sunuldu. Bu yazının Budin’den Çasar‘ın huzuruna kadar geçen kısmını buraya alıyoruz:

Evvelâ 1075 zilkadesinin dokuzuncu günü, alay ile Budin Kalesi’ne inilerek bu­rada bir gün kalındı.

On birinci günü, oradan dahi, Budin’ in gönüllü askeriyle kalkılıp dört saatte Estergon’a varılıp konuldu. Ol Estergon sancakbeyi, cümle neferleri ve vilâyet as­keriyle karşılayarak, istikbal merasimine riayeten, azim-i alay eylediler.

Bu menzilde dahi bir gün kalındı ve ertesi gün kalkıldı. İstolni Belgrad valisi Hacı Paşa dahi, cümle sancağı, askeriyle gelip Estergon beyi ile kavuştular. Gene dört saatte Ögüfleve adlı kasabaya varıla­rak buraya inildi.

«Ertesi gün, gene adı geçen alaylar ile, karadan; Budin, Peşte ve Estergon azep neferleri, eskiden âdet olduğu üzere, şay­kalar ile Tuna suyundan, mübadele ma­halli olan menzile gelindi. Burası mer­hum Sultan Süleyman Han hazretlerinin sınır tayin eylediği mahaldir.

«Sonra, bahsi geçen mahalle yarım sa­at kadar yakın yerde, cümle İslâm asker­leri alaylarını tertip üzere dizip, zelil ve hakir olasıca kâfirler tarafından gelen elçi dahi, Tuna Nehri’nden ve Komaran generali Joje namındaki grafın başbuğluğundaki sair asker, karadan gelerek ba­tıl ayinleri ile alaylarını hazır ettiler.

İki taraftan tercümanlar ile haberle­şip, öğle namazı vaktinden yarım saat evvel mübadele olunmasına ittifakla ka­rar verildi. Onar adam ile buluşmak âdet idi. Sınır tayin olunan mübadele mahalli­ne bir sırada üç direk dikildi. Araları öl­çülüp otuzar zira’ olmak üzere tamam ol­duğu görüldü. Mübadeleye karar verilen vakit de geldiğinden, iki taraftan alaylar yerlerini aldı. Ancak, tarafların elçileri mutat üzere onar adam ile ayrıldılar. Onar adamdan birer tanesi olan İslâm askeri tarafından mübadeleye vekil ve memur İstolni Belgrad valisi Hacı Paşa ve kâfirler tarafından memur ve vekil, adı geçen Komaran generali Joje nam grof mübadele ağaçlarına yakın geldiler.

Orta yerde olan ağaca kangı elçi ev­vel gelir ise mağlûp ve sonra gelen galip fal addolunmakla elhamdülillâh-i tealâ kâfir elçisi bir az zaman evvel gelip bu kulları sonra varıp, birbirimizle el ele vererek selâmlaştık ve görüştük. Hacı Pa­şa bu kullarını Joje nam grafa ve Joje dahi kendi elçilerini Hacı Paşa’ya teslim eyledi. Alaylar ayrılıp bu kulları dahi kendi adamlarımız ile kâfirler tarafına ve kâfir elçisi İslâm tarafına yola koyul­duk.

“Elçi Peşrevi”nin I. hanesi. XVII. asırdan kalan bu eser, elçinin kabulünde çalınırdı.
“Elçi Peşrevi”nin I. hanesi. XVII. asırdan kalan bu eser, elçinin kabulünde çalınırdı.

Bu kullarını, kâfir askeri alay ile alıp yol alarak, mübadele ağaçlarından beş saat içeride bulunan Ac adındaki kasa­baya inildi. Harcırah, levazım ve sair yi­yecek tedariki için Çasar tarafından, ko­miserleri, yani defterdarı gelip, mutat­ları üzere Beç’e varıncaya değin beraber­ce geldiler.

Ertesi gün bu menzilden, gene kâfir askeri alayları ile kalkıp, sekiz saatte Ya­nık Kalesi’ne dâhil olduk. Kale içinde olan cümle piyade ve süvari askerlerini, harp âletleri ile dışarı çıkarıp alay ile dizmişler. Kulları dahi alem ve sancak­larımızı açıp, tabii ve nakkarelerimizi döğerek, alaylarının önünden ve Yanık Ka­lesi’nin orta yerinden geçip, Beç tarafında olan varoş ile kalenin arasında, kaleye ya­kın bir yere inildi. Bir gün kalındıktan son­ra, gene alay ile kalkılıp, yedi saatte Uyvar palangası menziline konuldu. Kapudanları gelip bizimle buluştu. Oradan da­hi evvelki gibi alaylar ile gidilerek, yedi saatte Nemçe çasarının hassı olan Anpork denilen yere inildi. Bu menzilden de mutat tarzda kalkılıp, altı saatte, Beç Kalesi’ne üç saat yakınlıktaki Eşigil adlı varoşa gelindi. Kale ve palanga olmadı­ğından, ancak kasabaya benzer bir varoş idi.

Alay göstermeye adam toplamak ve kaleye giriş tedariki için bu menzilde iki gün bekletildik. Sonra tercümanları gel­di:

  • Kaleye yaklaştığınızda tabii ve nak­kareleri dindirip; alem, sancak ve bay­rakları devşirip kaleye öyle girilsin! Osmanoğlu âyini üzere kale içine girilmesi âdet değildir. Bütün defterlerimizi yokla­dık; bu âna değin hiç bir tarihte dahi vaki olmamıştır diye haber getirdi. Ben de:
  • Şevketlû ve azametlû, âlemin ilticagâhı olan padişah hazretleri efendimiz bu kullarına, işbu tabi ü alem ve sancak­larını ihsan edip dostluğuna dayanarak gönderildi. Osmanlı âyini üzere girilmedikten sonra bizim buraya dostlukla gel­diğimiz nereden malûm olur? Elbette kendi ayin ve erkânımız üzere girilmeye razı olurlarsa ne âlâ, ve illâ gayri yüzden girmek ihtimalim yoktur, diye cevap ver­dim.

Birkaç defa muradları üzere çok ısrar ve gayret gösterdiler. Allahü Tealâ’nın yardımı ve padişahlık devleti sayesinde men’ine kadir olamayıp nihayet istediğimiz gibi girmeye rıza verdiler.

Ve zilkade ayının yirmi beşinci günü, oradan dahi kalkılıp Osmanoğlu’nun cüm­le İslâm ayini üzere, sancak ve bayrakla­rımızı açarsak, davul ve nakkarelerimizi döğerek, merasimimizi icra ederek gidi­lip, Nemçe Çasarı’nın karargâhı olan Beç Kalesi’ne iki saat mikdarı yakın bir yerde Nemçeli’nin malik olduğu bütün piyade ve süvari askeri alay ile karşı geldiler.

Çasar, vekillerinin muteberlerinden bir graf ile kendi atlarından donanmış bir at göndermiş. Bu kulları dahi, gene İslâm âdetini icra ile alem ve bayrakla­rımızı açıp, tabıl ve nakkarelerimizi dö­ğerek Beç Kalesi’ne girildi ve kalenin orta yerinde ikametimize tahsis olunan kona­ğa inildi.

On gün bekleme ve istirahatten sonra zilhicce ayının beşinci günü Çasar’a bu­luşmaya izin olundukta şevketlû ve aza­metlû padişahımız hazretlerinin dostluğa binaen gönderdiği name-i hümâyûn ile makbul hediyelerini türlü tazim ve hür­metle alıp, Çasar tarafından ikram ve hürmeten gönderilen hıntolara binilip Beç Kalesi’nin orta yerinden alay ile Çasar’ın sarayına varıldı.

Galebe Dîvân-ı Hümâyûn’u taklit ede­rek, o dahi batıl âdetleri üzere dîvân ter­tip etmişti. Çasar’ın bulunduğu binaya girdik. Melâl çekmiş Kral dahi şevketlû ve azametlû padişahımız hazretlerinin name-i hümâyûnlarına hürmeten oturdu­ğu iskemlesinden iki zira’ miktarı yer ay­rılıp ayak üzere durdu. Ol mahalde biz dahi nâme-i hümâyûnu eline teslim eyle­dik. O dahi son derece hürmetle başı hi­zasında hususî bir yere koydu.

Tercüman aracılığı ile dostluğun de­vamı, aktolunan sulh ve salahın uzatıl­ması ve sağlamlaştırılmasının arzusu ol­duğunu açıklayıp, cümle padişah hediyeleri dahi bir bir teslim olununcaya değin, bir saat kadar zaman ayakta durdu. Gerçi başka zamanlarda da ayak üzere durur şeklinde iskemleye dayanır imiş. Lâkin bu defa heybetli Padişahımızın nâme-i hü­mâyûnlarına saygı gösterip barış ve iyi­liğe ziyade riayet ederek ikramda dikkat eyledi. İzin verilip, oradan konağımıza ge­lerek dokuz ay kaldık.

Türk sanatları içinde en köklü gelenek­lere sahip olanlardan biri de, Türk mu­sikisidir. Mehter musikisi bu gelenekler bakımından bin yılın gerilerine kadar uzanır, özel bir kültür ve medeniyete sahip olan Türkler, İslâm medeniyeti çevresine girdikleri zaman, bu medeniyete kendi varlıklarından çok şey vermişlerdi. Türklerin yabancı devlet elçilerini musiki ile karşılamaları usulü Doğu Türkistan’da iken millî âdetleri olduğu gibi Yakın – Doğu’ya ve Anadolu’ya geldikten sonra da bu millî âdetlerini devam ettirmişlerdi.

Elçi Törenlerine Mahsus Bir Musiki: Elçi Peşrevi

Dr. Şinasi Tekin’in, Hayat Tarih Mecmuası’nın 8’ inci sayısında çıkan “Uygurlar’ da Musiki” adlı yazısında 981-985 yıllarında Hoçu Beyi Arslan Han’ın, Çin elçisini musiki refakati ile karşıladığı anlatılmaktadır. Aradan yedi asır geçtikten sonra XVII. yüzyılda Osmanlı mehterhanesinin, elçilerin şerefine galebe divanda çaldığı bir musiki eserine rastlıyoruz. Bu parçanın adı Elçi Peşrevi‘dir.

Osmanlı tarihçileri, umumiyetle mehterhane konserlerinden ve saray çevresindeki musiki hareketlerinden teferruatıyla bahsetmezler. Bunun sebebi, padişahın aynı zamanda İslâm halifesi olması ve çağımızda bile bazı mutaassıp çevrelerde, az da olsa rastlanan, musikinin haram veya helâlliği keyfiyetinin o devirde taze bir mesele olarak tartışma konusu olmasındandır. Bundan dolayı Elçi Peşrevi’ni Osmanlı tarihlerinde bulamayız.

Elçi Peşrevi’ni bize Enderun’da musiki tahsil ederek Türk musikisi hakkında bir edvar yazan, sonradan Boğdan Beyliğine tayin olunan, Türkler’in Kantemiroğlu diye adlandırdıkları Demetrius Cantemir vermektedir. Kantemiroğlu XVII. yüzyılın sonu ile XVIII. yüzyılın başında yaşamış (1673-1723), Türk musikisi sesleri için icat ettiği bir nota ile saz eserlerimizi notaya alarak musiki kitabının sonuna bir mecmua halinde ilâve etmiştir.

Kantemiroğlu’nun kitabında bulduğumuz Elçi Peşrevi, haşmetli bir tören peşrevidir. Mehterhanenin çalması için bestelenmiştir. Irak makamında ve harbî düyek usulündedir. Yaklaşık olarak iki yüz altmış beş yıl evvel notaya alman bu peşrev, ezgi (melodi) bakımından günümüzün marşlarıyla kolaylıkla boy ölçüşür ve bugünkü musiki anlayışımızla dahi mümtaz bir yer işgal eder. Zira halihazır askerî musikilerin ve marşların atası, Osmanlı mehter musikisinden başka bir şey değildir.

Galebe dîvânda, mehterhane Elçi Peşrevi’ni ve diğer mehter havalarını çalarken köslerin de icraya iştirak ettiklerini Evliya Çelebi’den öğreniyoruz. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinin iki yerinde elçilerin kabul törenlerine itina olunduğunu bazı vesilelerle anlatmaktadır.

Sultan IV. Murad Han’ın tahtından bahsederken:

Unkapanı’nda, bizim peder merhumun şakirdi, kuyumcu Lâz Ali Sultan, Murad Han’ın tahtını kendi buluşlarıyla öyle tezyin etmiştir ki, bakan gözler kamaşır, on sekiz padişah elçisi geldikte bu taht üzerine azamet ve dârât ile cülûs-i padişahî vuku bulur.” diyor.

İstanbul’da Odunkapısı’nın iç yüzünde Bıçkıcılar’daki köshaneden bahsederken ise:

İçinde yüz elli çift deve kösleri, Osman Han-ı Sanî‘nin Hotin seferine götürdüğü fil kösleri vardır. Her biri, bir hamam kubbesi kadar gelir. Bayram gecelerinde, bayram günlerinde, sûr-ı hümâyûnlarda, on sekiz devletin elçileri birleştiklerinde bu kösler çalınır.” demekte­dir.

873 Kişilik Heyet

Türk elçilik heyetleri yabancı memle­ketlere gittikleri zaman, heyete bir meh­terbaşı idaresinde bulunan mehter ta­kımları refakat ederdi. Kara Mehmed Paşa’nın 1665′ teki 295 kişilik Viyana el­çilik heyetinde bir mehter takımı vardı. 1683 Viyana bozgunu olup da savaşlar so­nunda 1699 Karlofça barışı imzalanınca Almanya ile Türkiye arasında eskisin­den daha kalabalık elçilik heyetleri gidip gelmeye başladı. 1700’ de 571 kişilik bir heyetle gene bir mehter takımı, 1719’ da 873 kişilik bir heyetle 60 mevcutlu muaz­zam bir mehter takımı Viyana’ya ihtişam­la giriyordu.

XVIII. yüzyıl, Türk mehterhanesinin Avrupa’da altın çağıdır. Yüzyıl başında Rusya ve Lehistan’a sazları ve sanatkâr­ları ile birer mehter takımı gönderiliyor, yüzyılın ikinci yarısında Fransa başken­ti Paris, Türk modasının ve mehter mu­sikisinin geçer akça olduğu bir şehir olu­yordu.

Elçi peşrevimiz mehter takımlarımızın ayak bastığı yerlerde çalınıyor ve Batılı musikiciler üzerinde tesirler meydana ge­tiriyordu. Nihayet 1826 inkılâbı ile Tür­kiye’de mehterhane kaldırıldı. Fakat 1826’dan yıllar sonra dahi, bir Fransız beste­kâr: Georges Bizet (1838-1875), 2 No.lu Arlésienne süitinin Farandole bölümünü, Elçi Peşrevi’nin üçüncü hanesi motiflerin­den ve mehter musikisi üslûbundan, istifade ederek, besteleyebiliyordu. Bu da mehterhanenin Avrupa çapındaki tesiri­nin derecesini ve hatırasının Batı dün­yasında tazeliğini muhafaza ettiği bir çağ­da bizde kaldırıldığını gösteriyor.


Haydar SANAL
Kaynak: Hayat Tarih Mecmuası, C:1, S:1, s.35-41, İstanbul, Şubat 1966

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir