Toprağa yakın medeniyet – Mehmet Fatih CAN

Derin hissedişlerin şairi Yahya Kemâl Bey, Madrit’te yeni Türkiye’nin büyük elçisidir. Katıldığı bir davette gazeteciler Türkiye’nin nüfûsunu sorarlar:

“80 Milyonuz” der.

Ancak tam da o sıralar Türkiye’de nüfûs sayımı yapılmıştır. 10 milyonun biraz üzerindeyizdir.

Bir müddet sonra aynı gazeteciler bir vesîleyle Şairimize Türkiye’deki nüfûs sayımını îmâlı bir tarzda hatırlatınca Üstad:

Evet. Nüfûsumuz 80 milyondur. Biz ölüleriyle birlikte yaşayan bir milletiz.” der…

Bir imparatorluk adamı olan üstâdın dili on milyon rakamını telâffuz edemez…

Elhakk; biz şehitlerimizde, yatırlarımızla, ölmüşlerimizle yaşarız.

Hayâtın ötesiyle aramızdaki perde bir tül kadar ince ve şeffâftır.

Dirilerle adeta koyun koyuna yatan ölülerimiz, sükûtun her tonundan bizlerle konuşur, selamlaşır, hediye beklerler.

Mahallelerimizle iç içe geçmiş mezarlıklarımız ölüyü, dolayısıyla da ölümü gözden uzak tutmayan, toprağa yakın bu medeniyetin manzarasıdırlar.

Ölüm; kendisine sürekli hazırlandığımız bir berzah olması hasebiyle sadece yumuşak bir geçiştir.

Toprak; ebedî kılınmakla şereflendirilen zâtımızı bir süreliğine bağrına çeken, onu beden sıkletinden arındıran bir merhalenin hamurudur.

Kabir taşları; vuslatın habercileri, oluştan varışa uzanan yolun son tenbîhçileridir.

Bizim dirilerimizin ölüleriyle ilişkisi sıcak, hasbî ve daimîdir; toprağa uzak uygarlığın coğrafyasındaki gibi resmî ve törensel değildir.

Ölümü ürkütücü olmaktan bir anlamda kurtarabilmek adına mezar ve mezarlıkları görkem ve şatafata boğmak bizde görülmez; böyle bir ihtiyaç hissedilmez.

Elhâsıl hayât ve memat telakkimiz nevi şahsına münhasır bir tabîilik, rahatlık arzeder.

Toprağa yakın bir medeniyet inşâ eden; onu besleyerek ve ondan beslenerek arzı insanîleştiren bizler, ondan uzaklaşınca âlemle ilişkilerimizde sıkıntılar başladı.

Mümeyyiz vasfımız olan rahatlığımız, güvenimiz, sükûnetimiz, sühûletimiz kayboldu.

Endişeli, gergin, sinirli ve çok konuşan, cedelci bir toplum olduk.

Suyumuzdaki saflık ve delişmenlik çözüldü, tortulaştı.

Eşya ile aramızdaki mesafeyi yitirdik ve ona yenildik.

Araçları amaç, vasıtalık objeleri put yaptık.

Vaktiyle arz üzerinde ahenkli bir denge tutturmuş olan bizler, tavrımızla, duruşumuzla ona yakışıyorduk.

Denge kayboldu, duruş da bozuldu.

Şimdi tutunmaya çalışıyoruz.

Bir türlü ta’rîf edemediğimiz huzursuzluğumuz bundan; endişemiz, telâşımız, tatmînsizliğimiz bundan…

O çok arzulanan oyuncaklar bir şekilde elde edildi ama sandığımız gibi bizi mutlu etmeye yetmedi.

Daha çok, daha çok dedik..

Yine olmadı.

Olmaz da…

Fıtratımızla uyuşmadıkça olmayacak.

Medeniyet terkîbimizdeki ölçüleri, dengeleri yeniden keşfetmedikçe huzursuzluğumuz dinmeyecek.

Hamd olsun ki, icbârî de olsa arayış başladı.

El yordamıyla da olsa başladı.

Tarihin yükselen bir değer olması bunu gösteriyor.

Bunalıma giren bir hastanın psikiyatra koşması gibi insanımız tarihine koşuyor.

Ma’lûm; bir psikiyatr, hastasının şuûr altı derinliklerini keşifle işe başlar, oradan hareketle teşhîsi koyup tedâvîye belirler.

Tarihin bir fonksiyonu da teşbîhte hata olmazsa böyledir.

O bir anlamda görünmezleri görünür kılar, görünür önemsizlerin üzerini örter.

İlgiyle izliyorum.

Tarihle tanışmamız ilginç oluyor.

Onunla antrenmanımız yoğunlaştıkça ictimaî bünyemiz kas yapacak. Ortak hâfızamız canlanacak.

Hayırlı bir sürecin/vetirenin kapısı aralandı.

Yanlış bir algılama var; “geçmişe takılıp kalma” diye.

Aslında geçmişimiz bizi ileriye iten bir dinamiktir.

Zannedilenin aksine, geriye iten ise gelecektir; çünkü “gelecek”, zamanı ve zemini ayaklarımızın altından çekip alma hâssasıyla hadd-i zâtında bir geriletendir.

Alınanı bize yeniden kazandıransa mâzîdir.

Bu paradoks gibi görünen hakîkat, adetullâhın bize bir cilvesidir.

Öyleyse kaybettiğimizi bize tevdî etmeye hazır mâzî, keşfedilmeye, barışılmaya, kucaklaşılmaya değer.

Yabancısı olduğumuz topraktan uzak uygarlığın (kapitalizm-materyalizm-modernizm) kıvıramadığımız raconu bize yâr olmadı.

Çünkü patent bize ait değildi.

Sopayı yedikçe, yenildikçe bu gerçeğe daha bir yakîn kesbettik.

Filhakîka, toprağa ve tarihe yakınlaşma mecbûriyetimiz var.

Ve bu dönüşümde istikbâl var, hayır var… ”

Mart 2005
Mehmet Fatih CAN
Kaynak: Tarih ve Düşünce

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir