Portreler: Ziya Gökalp – Yusuf Ziya ORTAÇ

“Diyarbakırlı Ziya Gökalp, şarklı kılığı içinde garplı ilim kafasını taşıyan tek adamımızdır.” (Yusuf Ziya Ortaç’ın hatıralarından Ziya Gökalp’e dair bahisleri okuduğunuzda neyi verip, neyi almak istediğimize bir delil daha bulacaksınız…)

Rıza Tevfik, Bebek’te komşumuzdu. İki bitişik evde oturuyorduk. Ben, henüz genç, hayır pek genç bir şairdim. Şair de değil, şair adayı!

Bir gün, büyük komşumuz: “Bu cuma seni Bilgi Derneği’ne götüreceğim, dedi. Ziya Gökalp tanımak istiyor…

Ziya Gökalp, benim için sadece «Turan» isimli şiir den ibaretti:
Nabızlarımda vuran duygular ki târihin
Birer derin sesidir…
Diye başlayan ve:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan,
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!
Diye biten şiirden ibaret… Ama bu şiir, edebiyatımıza çağ değiştirtiyordu: Ümmet devrinden millet devrine onunla girdik!

Bilgi Derneği Cağaloğlu’nda idi: Köşe başındaki İçtihat Yurdu’nun ikinci katında…

Rıza Tevfik beni salon kapısında bıraktı: “Sen gir, ben Abdullah Cevdet’i görüp geleceğim şimdi…

Ömrümde bu kadar yalnız kaldığımı bilmiyorum. İçeride upuzun bir masa vardı. Başında da, yuvarlak yüzlü, pos bıyıklı, kravatının düğümü gerdanı altında kaybolmuş, yarı dalgın, yarı utangaç bir adam…

Terbiyeli bir temennahla masanın öbür ucuna iliştim. Ara sıra ürkek gözlerle birbirimize bakıp susuyorduk. Başımızda fes, boynumuzda kolalı yaka ve kapalı bir salonda, temmuz… Kolay mı?

Biraz sonra koridorda iki kahkaha birden şakradı. Birini, görmeden tanıdım: Rıza Tevfik’in kahkahasıydı. Ama öteki? Ötekini, içeri girdikten sonra ‘da tanımadım: Açık kumral bıyıklı, mavi gözlü, geniş şakaklı, sivri çeneli, hafif çiçek bozuğu biriydi bu…

Sonradan öğrendim: Karşı karşıya yarım saat sustuğumuz yumuşak adam Ziya Gökalp’miş. Öbürü de Ömer Seyfettin!

O gün, edebiyat tarihinde «Hecenin beş şairi» diye bir bölüm açanlardan üçü orada tanıştılar. Susan adam, iki saat konuştu: Biraz yorgun, biraz tutuk, ama dinleyeni sürükleyen bir bilgi, bir anlayış ve inandırışla…

İkinci cuma, hece vezni ile ilk şiirimi getirdiğim zaman, Ziya Gökalp, ilk torununun doğum müjdesini almış bir büyük baba kadar bahtiyardı.

Ondan sonra onu, Birinci Dünya Savaşı’nın başından mütarekenin başına kadar üç ayrı yerde gördüm: Evinde, İttihat ve Terakki Merkezi’nde, Bekirağa Bölüğü’nde…

Gökalp, önceleri Cerrahpaşa’da, arka pencereleri geniş maviliklere bakan küçük, ahşap bir evde oturuyordu: Yer, çıplak tahta, pencereler patiska perde, eşya, bir eski sedir, çarpık bacaklı üç sandalye…

O, arkasında ince çizgili bir entari, çıplak ayaklarında mercan terlikler, gelir, saatlerce, Türk mitolojisini anlatır, yarınki Türk operasını hayal eder, bize yepyeni, bambaşka ufuklar açardı.

Bu şatafatsız adam, Osmanlı İmparatorluğunu avucunda tutan adamdı. Bu fakir ev de onun eviydi… Hem de kira evi!

Ziya Gökalp, parayı tanımadan yaşadı, tanımadan öldü. Evinin kışlık odununu bile arkadaşları alırdılar.

O, yalnız hayallerinin içinde bahtiyardı: Minarelerinde Türkçe ezan okunan camiler, dükkânlarında Türk malları satılan çarşılar, erkekle eşit Türk kadını ve…

Ve çağdaş Müslüman Türk milleti!

O, tek başına bir genç kuşağa ideal aşılamıştı:

Türkiye büyüyüp Turan olacak,
Düşmanın ülkesi viran olacak!

Çanakkale’ye bu iki mısra ile koca bir üniversite gömdük.

Gökalp’ı dinleyenler, ona inanırdı. Çünkü inandığını konuşan adamdı o!

Bir kere kızdığını gördüm: Fuzuli’nin Türklüğün ‘den şüphelenen Abdullah Cevdet’e karşı: “Böyledir” diye bağırmıştı, “Kendisinden şüphe edenler, başkalarından da eder!

Yahya Kemal’i eski ağız gazellerden vazgeçirmek için inat ile uğraşıyordu. Nihayet şu meşhur beyti söyledi:

Harâbisin, harâbâti değilsin,
Kökün mâzidedir, âtî değilsin!

Ama Yahya Kemal hece vezni ile bir şiir yazınca, beş cepheden bozgun çığlıkları gelen o perişan günlerde, Gökalp, bir zafer müjdesi almışçasına sevinmişti!

Büyük ilim adamı Gökalp, büyük bir şairdi de. Şu dört mısraa bakınız, acı renklerle çizilmiş bir tablo kadar canlı değil mi?

Karanlık bir gece, sabaha yakın,
Oğuzun üstüne çöktü bir akın,
Bu akın atadan kalma bir öçtü:
Yıldı Oğuzeli, batıya göçtü!

Çocuk masalları içinde Âlageyik hâlâ eşsizdir:

Çocuktum, ufacıktım,
Top oynadım, acıktım,
Yerde buldum bir erik,
Kaptı bir Alageyik!

Biliyor musunuz, bu çocuk şiirini yazarken hâlâ içim beni çocuklaştıran bir hazla doluyor!

Benim gönlüm kış günü aç
Kalan bülbül gibi muhtaç,
Ruhum hasta, sensin ilâç.
Beni dertten kurtar Tanrım!

Nasıl? Vezninden, kafiyesinden ve mânalı olmasından başka kusuru yok değil mi?

Nuruosmaniye’deki İttihat ve Terakki merkezinin Encümen odasında her gün toplanırdık: Ömer Seyfettin, Ali Canip, Orhan Seyfi, Enis Behiç, Fuat Köprülü en çok, en sık gelenlerdendi. Haaa, bir de şair İdris Sabih… Tanımadınız değil mi?.. Bayram sabahı Çanakkale’de şehit, düşen kardeşi için:

Kaşından daha çok bıyığın yokken,
Döğüştün yeleli arslanlar gibi!

El fıtra verdi, sen canını verdin,
Ne acı bir Şeker Bayramı yaptık!
Mısralarıyla ağlayan şair…

Gökalp, bu odada her gün yeni bir konuya ışık tutardı: “Cami, adından da belli, cem olunan yer, içtima mahalli. Orada, Müslüman Türkler hayır işlerini, sosyal dâvalarını konuşacaklar… Camide, sıralar ve sandalyeler olacak… Kadın, erkek, oturup büyük mürşitlerin nasihatlerini dinleyecek, aydınlanacak! Mescit, yine adından belli: Secde edilen yer. Orada Müslümanlar namazlarını kılarlar, Tanrı’ya dualarını yükseltirler…”

Bu konuşmalar her gün değişirdi: Türk edebiyatı, Türk tarihi, Türk mimarlığı, Türk mitolojisi onun dile getirdiği başlıca bahislerdi.                           

Diyarbakırlı Ziya Gökalp, şarklı kılığı içinde garplı ilim kafasını taşıyan tek adamımızdır.

Konuştuğu konu üstünde, sözü dağıtmadan, dikkatini, bilgisini onun kadar toplayan insan görmedim. İnandığını cezbe içinde savunurdu. Bir gün, Büyükada’da Türkleşmek, İslamlaşmak, Avrupalılaşmak üstüne fikirlerini anlatırken, masa üstündeki fesi yere düşmüş; “Ziya Bey” demişler, “Fesiniz yere düştü…

Göz ucuyla bile bakmadan: “Giderken alırım!” diye, yine sözüne devam etmiş…

Onu, mütarekede tevkif edeceklerdi. Dostları “Kaç!” dediler. Güldü ve sustu. Ertesi sabah, Bekirağa Bölüğü’ne hapsettiler. Haftada iki gün ziyaretine giderdim. Demir karyolasının bir ucuna o otururdu, bir ucuna ben… Bu ölüm hücresinde, yatak odasındaymış kadar rahat yine eski sohbetlerine devam ederdi. “Bizim, iki benliğimiz, vardır.” derdi: “Biri şeytan benliğimiz, biri melek. Zindanda olan şeytan benliğimizdir. Melek benliğimiz, hür duygular, hür düşünceler halinde dolaşıyor!

Asılmaktan kurtulup da Malta’ya sürüldüğü gün, ne cebinde on parası vardı, ne evinde… Dostu Cafer Dikmen, rıhtımdan kalkmak üzere çarkları işleyen gemiye,, nefes nefese bir kaç yüz lira yetiştirebilmişti ancak.

Bu on parasız adamın, on dakikada milyoner olacak güçte bir politikacı olduğuna bugün inanabilir misiniz?


Yusuf Ziya Ortaç
Kaynak: Bir Varmış Bir Yokmuş: Portreler, Akbaba Yayınevi, 2.Baskı, 1963

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir