Portreler: Yahya Kemal Beyatlı – Yusuf Ziya ORTAÇ

Aradan kırk yedi yıl geçti. İstanbul’da bir dergi çıkıyordu. Adı Rübab. Pembe kâğıda basılırdı. Eni dar, boyu uzun bir dergi… Yeni bir sanat kuşağının bayrağıydı o:

Ayaklarımda çarıklar, elimde bir değnek,
Sükûn içinde yürürdüm semayı dinleyerek…

Halit Fahri Ozansoy, aruzu bu güzel Türkçe ile konuşturuyordu o zaman…

Ötede, Selanik’te çıkan Genç Kalemler vardı: Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ali Canip Türkçenin kurtuluş kavgasını yapıyordular.

Yahya Kemal’in sesini, edebiyat dünyamız, kimi bütün, kimi yarım bir kaç mısraıyla bu kımıldanışlardan sonra duymaya başladı:

Mermerde nâşı hareli bir tülle örtülü,
Biblos ilâhı genç Adonis bekliyor ölü

Piyâle – Kerleri üryan omuzlarında sebû,
Alınlarında da çepçevre gülden efserler,
Yayar bu mahfile âsâbı gevşeten bir bû,
Ve gözleriyle derinden bakar, gülümserler!

Türkçeyi arûz ile en güzel dile getiren büyük şairimiz, başlangıçta: Çıplak yerine üryan, testi yerine sebû, taç yerine efser, koku yerine bû kelimelerini kullanan şairdi!

Onun, güzel, tatlı, unutulmaz şairliğinden hiçbir şey eksiltmeyecek olan bu doğruyu söyleyelim: Yahya Kemal, hecenin beş şairinden sonra Türkçecidir.

Tanışmamız Türk Ocağı’nda olmuştu: Şiiri, onu dinledikçe daha iyi anlamaya başladık. Kuvvetli adamdı: Kafasıyla, kalbiyle, sesiyle, midesiyle!..

Şiirimize, yalnız yazışta değil, okuyuşta da yeni bir ses getirmiştir.

İsterse dünyanın en sevimli insanı olurdu. Ama bunu istemesi için sizden istemeyeceği şey yoktu. En azı kendisine tapmanızdı!

Eğer onun bu yaman bencilliğini sezer ve biraz izzeti nefis tepkisi gösterirseniz dost olmanıza imkân kalmazdı artık.

Yahya Kemal’i memnun etmek mi?.. Bu, yalnız kendisini beğenmekle olmazdı. Başkalarını da beğenmeyecektiniz. Hem de şöyle böyle başkalarını değil, Ahmet Haşim’i bile.. Mehmet Âkif’i bile.. Tevfik Fikret’i bile.. Abdülhak Hâmid’i bile!

Mizah edebiyatımızın en ince şairi, efendi insan Halil Nihat Boztepe ile darılmışlardı. Niçin mi?…

Bir Ankara yolculuğunda, edebiyatımızdan konuşurken Boztepe: “Ne büyük şairdir Fikret!” Dediği için…

Yahya Kemal’in ilk şiiri İrtika mecmuasında çıkmıştır. O zaman on sekiz yaşındaydı:

Ey şehriyar-ı âtıfet-âsar-ı muhterem,
Ey tâcdâr-ı mâdelet-efkâr-ı zülkerem,
Şensin o padişâh-ı dil âgâh-ı pür himem.
Kim vasf-ı hazretinde senin her ne söylesem,
Ahrâdır ey halife-i pür lûtuf-u mâdelet!

Bu mısralarla gönüllerdeki yeri ve adaleti övülen padişah İkinci Abdülhamid’dir!

Yahya Kemal, elbet talihli insandı: Çocuk yaşında Paris’e gitti. Fransızcayı, Fransızcanın vatanında öğrendi. Ünlü tarihçi Albert Sorel’den hem feyz aldı, hem zevk. Sanat akımlarının deltası Quartier Lâtin’de yaşadı. Cafe Vachette’de Jean Moreas’la dostluk etti… Sonra, yurda dönünce, günün politikacıları onu oturtacak makam aradılar: Profesör oldu, ilmi rütbelerin en şereflisi… Mebus oldu, millî rütbelerin en büyüğü… Elçi oldu, siyasî rütbelerin en keyiflisi… Ve nihayet şiirden anlayan ve anlamayan, bütün aydınların ve yarı aydınların gönül tahtına oturdu…

Ama Yahya Kemal memnun olmadı. Çünkü o gönül tahtlarında başkaları da vardı!

Sakın bu satırları okurken, içinizden kötü düşünceler geçmesin. Yahya Kemal, bütün kıskançlıkların üstündedir. Kaldı ki, o şiirleri yazan adam kıskanılmaz,  onunla övünülür…

Ben de Yahya Kemal ile övünen biriyim. Gün geçmez ki, bir Müslüman mahallesinde dolaşırken, Üsküdar pencerelerinde akşamı seyrederken, Emirgân kıyılarında dinlenirken onun büyük hâtırası, içimden mısra mısra geçmesin. Kadeh elde, onu anarız, güz yaprakları bahçelerde hışırdarken onu anarız, hele ölüm karşısında, o sonsuz karanlık önünde onu ne kadar, ne kadar, ne kadar anarız:

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan…

Hangi İstanbullu vardır ki, Bebek kıyılarında dolaşırken dudaklarına onun sesi gelmesin:

Günlerce ne gördüm, ne de bir kimseye sordum,
“Yâ rab, hele kalb ağrılarım durdu.” diyordum.
His var mı bu âlemde nekahet gibi tatlı?
Gönlüm bu sevincin heyecanıyla kanatlı
Bir taze bahar âlemi seyretti felekte,
Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebekte.
Akşam, lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam!

Ama yine tekrar edeyim: Şiirlerini ne kadar severseniz seviniz, Yahya Kemal’i, her gün ona izzetli nefsinizden, benliğinizden bir ziyafet çekmedikçe sevemezdiniz!

Dostluk, arkadaşlık, vefa, saygı, bütün bu güzel duyguları, ödememek şartıyla hep sizden isterdi.

Bir gün, Abdullah Efendi lokantasında öğleüstü masama gelmek lûtfunda bulundu. Sevinerek ayağa kalktım, yerimi verdim ve ben karşısına oturdum. “Ne lâtif adamsın Yusuf Ziya”, diye iltifat etti.

Pek keyifli bir yemek yiyorduk. “Yahya Kemalciğim”, dedim, “Dikkat ediyorum, senin mısralarında kelime yok…

Yüzüme merakla baktı. “Kelimeler”, dedim, “Mısraın potasında eriyor, bir bütün oluyor… Artık o bütünü kırmadan, zedelemeden bir nokta bile çıkaramazsın…

Pek sevindi, pek… Burada tekrarlayamayacağım kadar güzel sözlerle sevindi.

Ama, sofradan dargın kalktık. Neden mi?.. Sadece karşısındakine insan saygısı göstermeyişinden:

Yemek sonunda, masaya küçük bir bakır tas getirtmiş ve ağzından çıkardığı takma dişleri karşımda yıkamaya başlamıştı. Suların üstünde yemek kırıntıları yüzüyordu. Midem burkularak koptu sandım. Belki biraz hırçın: “Yahya Kemal, bunu yapmaya hakkın yok!”, dedim…

Mağrur ve öfkeli haykırdı: “Bir daha benimle oturmazsın…

Ben de aynı sesle bağırdım: “Benimle oturan sensin!..

Kalktı, gitti, darıldık.

Yalnız bana mı?.. Halit Fahri’ye, bir gün sormuş:

  • Ne iş yapıyorsun?
  • Edebiyat hocasıyım…
  • Maaşın?
  • Seksen lira…

Hakaretle gülmüş:

  • Oooh, bedavadan milletin seksen lirasını alıyorsun!

Yahya Kemal bunu söylediği zaman milletin binlerce lirasını alan bir elçi idi!

İbrahim Alâettin Gövsa gibi, karınca incitmez bir adam, onun çirkin bir tecavüzüne uğramış, ama şu müthiş mısralarla da damgalamıştı:

Şairim der de tufeyli yaşatır gövdesini,
Dayanıp köhne Nedim artığı üç, beş satıra!
Senelerden beridir aynı sakız, aynı geviş,
Seneler var ki doğursun diye baktık katıra!

Onun ölümü ile büyük bir şair, küçük bir insan kaybettik… Eyvaaah, artık mavi Boğaz, artık Türk Üsküdar, artık Müslüman Kocamustafapaşa, artık edebiyatımız Yahya Kemalsizdir!


Yusuf Ziya Ortaç
Kaynak: Bir Varmış Bir Yokmuş: Portreler, Akbaba Yayınevi, 2.Baskı, 1963

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir