Portreler: Rıza Tevfik Bölükbaşı – Yusuf Ziya ORTAÇ

Bebek’e taşınmıştık. Sait Halim Paşa akaretlerinden bir evde. Bitişik komşumuz Rıza Tevfik Bey idi. Önce hanımlar dost oldular. Sonra biz tanıştık. Yaylı kaşları, ışık dolu gözleri, gür saçları vardı. Plâstron boyun bağı takar, çoğu jaketatay giyerdi. Şıktı, zarifti, cakalıydı!

Evce kaynaşmıştık… Kadınla kadınca, genç kızla genç kızca konuşurdu. Benimle de çocukça…

Bir gün: “Edebiyatı sever misin? Diye sordu. Gülümsedim: “Severim efendim…” Sonra, sözü değiştirmesinden korkarak fısıldadım: “Yazarım da…” İsteğimi sezdi galiba. Okuttu… Bu bir “Kış Gecesi” ydi:

Buz tutmuş uzar aks-i kamer sine-i mâda,
Ay bir kocaman kartopudur dest-i semâda!

On sekiz yaşında bir idadî talebesinin arûzu böyle rahat kullanışı hoşuna gitti. O günden sonra onun her yeni şiirini ilk dinleyen ben oldum.

Elinden ne gelmezdi ki?.. Yalnız elinden de değil, dilinden de!

Patatesi haşlar, yoğurur, çam fıstığından bir gaga, kuş üzümünden iki göz takar, bir kanarya yapardı ki, neredeyse tabakta ötecek sanırdınız.

Hele taklitleri?.. Kadın taklidi, muhacir taklidi, Arap taklidi, hepsini biri birinden güzel yapardı.

Meşrutiyetin ilk Adliye nazırlarından Manyasizâde Refik Beyle bir orta oyunu oynarlarmış, Rıza Tevfik orada bir Arnavuda çıkarmış, seyredenler, Türk sahnesi öyle sanatkâr görmedi derler.

Doktordu, şairdi, filozoftu, konferansçıydı, meydan sözcüsüydü ve pehlivandı. Bu satırları yazarken sesi kulağımda: Kelimeleri ne tatlı çiğnerdi. Söz ağzında helvalaşırdı âdeta…

Demin, kendisiyle elli yıl önce yapılmış bir röportajı okudum. Soruların bazılarına verdiği cevaplara bakınız:

  • En çok sevdiğiniz lisan?
  • Kendi lisanım!

Bu iki kelime, onun bir Türk milliyetçisi olduğunu göstermez mi?

  • Sizce dünyada en mukaddes şey nedir?
  • Hukuk ve haysiyet-i beşer!

İşte bu da hâlâ hasretini çektiğimiz, hâlâ kavgasını yaptığımız insan hakları!

  • En çok sevdiğiniz hayvan?
  • Söyleyemem. Nezaketsizlik olur!

Ne dersiniz, eşek kelimesi bundan daha zarif söylenebilir mi?

  • En çok sevdiğiniz kadın ismi?
  • Sevdiğim kadının ismi…

Bu, şair Rıza Tevfik’in cevabıdır.

  • Nasıl ölmek istersiniz?
  • Geç olsun da güç olmasın!

Bu da filozof Rıza Tevfik’in cevabı…

En güzel, en üstün tarafı, hâlâ yaşayan, hâlâ sevilen tarafıdır: Şairliği!

Rıza Tevfik’in şiirleri için belki orijinal değildir diyenler bulunur. Evet, halk edebiyatında benzerlerine rastlarız: Seyranîlerde, Emrahlarda kullandığı kafiyelerin, rediflerin çoğu vardır. Ama şiir yalnız kafiye, yalnız redif midir? O, belli bir kalıp içinde ayrı olmak hünerini daima gösterdi.

Yürü! Hey bî vefa, hercai güzel,
Gönlüm o sevdadan vaz geldi geçti.
Soldu açılmadan konca-i emel,
Sonbahara erdik, yaz geldi geçti!

Buna benzer, Seyranî’nin de bir koşmasını hatırlıyorum. Ama onda ne bu usta edayı bulabiliriz, ne bu tatlı çığlığı…

Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere:
Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır.

Bu, vatandan uzak düştüğü yıllarda yazılmış bir hasret şiiridir. Rıza Tevfik, hele son senelerde, içindeki özlentiyi saklayamaz olmuştu. Cunya’da şafak söküşünü anlatan şu mısralara bakınız, her kelime bir gözyaşı değil mi?

Hasretle anarım şafak zamanı,
İstanbul’a vedâ ettiğim ânı!
Kurcalar içimde derd-i hicranı,
Uzakta bir kumru dem çekiyorken!

Rıza Tevfik’in hicivleri de en az gönül şiirleri kadar başarılıdır:

Dinleyin ahbaplar şu destanımı
Bakınız ne kadar hayretfezâdır.
Evvelâ öğrenin nam-u şânımı,
Şöhretim filozof, ismim Rıza’dır.

Milletin feryadı sarsarken arşı,
Bana boru gelir hürriyet marşı!
Hükümet değil bu, Aynalıçarşı,
Orada sırıtan bir kaç simâdır!

Kaba… Ama ne ince kaba, değil mi?

Bazen ölçüyü büsbütün kaçırdığı da olurdu. Meşrutiyetin ilk meclisinde Edirne Mebusu iken, bir gün İttihatçılar onu bastırmış, kafasını yarmıştılar. Balkan Harbinde düşman ordusu Çatalca’ya kadar inince, Rıza Tevfik bu millî felâketten şu mısralarla öç aldı:

Anama sövenin kızı, avradı,
Bulgar gâvurundan döl aldı gitti!

Hayır, hayır, kızmayınız. Bu felâkete sevinecek adam değildi o!

Rıza Tevfik’in İstiklâl Savaşına da güveni yoktu. Birinci Dünya Harbi’nin muzaffer devletlerine karşı koyamazdık. Bizi silâh değil, siyaset kurtaracaktı. O karanlık günlerde yazdığı bir manzumede Mustafa Kemal’in portresini şu dört mısraıyla çizmiştir:

Siyaset çamura biraz kan kattı,
Bir koca kalpaklı adam yarattı.
Herkes ona taptı, Rıza dayattı,
Secdeye varmayan o iblis oldu!

Bir başka taşlamasında yine kendi sakat inancında dayatıyor:

Esaslı fikirler değişti eyvah,
Turfa oldu artık eski felsefe.
İrfan ormanında Tebarekâllah,
Yeni çığır açtı Demirci Efe!

Kaşığa dayandı aç pilâvcılar,
Banka teşkil etti usta tavcılar.
Meteliğe kurşun atan avcılar
İsabet ettirdi oku hedefe!

Beyaz renge boyar onlar zenciyi,
Elâ gözlü yapar kör dilenciyi!
Elini sürmeden alıp inciyi,
Zeytin çekirdeği koyar sedefe!

Rıza Tevfik, bu inanmayışının cezasını çok acı çekti: Yıllarca sevdiği yurduna, Boğaz kıyılarına hasret kalarak…

Tekrar vatanına kavuştuğu zaman, kendi kelimeleriyle söyleyeyim “Hesaplaşmağa değil, helâllaşmağa gelmişti”… Bembeyaz saçları, bembeyaz sakalıyla yeleleri ağarmış ihtiyar bir arslandı artık…

Bir kaç ufak sarsıntıdan sonra bir gün sahiden yatağa yıkılıverdi. Korkacak adam değildi:

Bugün seksen yaşındayım,
Uçurumun başındayım.
Yoldaşlardan geri kaldım,
Hâlâ binek taşındayım!

Diye ölümle şakalaşıyordu…

Son şiirini, bir daha kalkmamak üzere düştüğü ecel döşeğinde, hayat ve gönül arkadaşına, güzel, vefalı eşi Nazlı Hanıma söyledi:

Hiç ummayacak bir asabî derd-i serim var,
Nazlım! Bugün ayrılma yanımdan, kederim var!
Ben bî haberim kendi tükenmez elemimden,
Gel nabzıma bak: Tut şu soğuk, cansız elimden!

Sonra?.. Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş!


Yusuf Ziya Ortaç
Kaynak: Bir Varmış Bir Yokmuş: Portreler, s.53-57 Akbaba Yayınevi, 2.Baskı, 1963

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir