Osmanlı’da akıl hastaları

19. asra kadar Avrupa’da akıl hastalarına, şeytan tarafından ruhu kabz edilmiş, ancak cismen insan olan bir varlık olarak bakılırdı. Osmanlı’ya göre ise bu insanlar meczuptu. Yani Allah katına “cezb edilmiş” hasta… Bu insanlara meczubun dışında; mecnun, şeyda, divane vb. de denilirdi fakat “deli” demekten kaçınılırdı. Osmanlı toplumunda hangi sebeple bu hastalığa yakalandığı bilinmez bu insanlara hakaret etmemeye özen gösterilirdi.

İki ayrı kültürün aynı konuya bu derecede farklı yaklaşımı, konunun objesi olan hastaya yapılacak muamelede de tabiatıyla zıt metotlar uygulanmasını zorunlu kılıyordu. Batı’da tedavi yolu basitti: Akıl hastası ateşte yakılır, işkenceye uğrar, sonunda ruhları şeytandan kurtarılmış şekilde Tanrı’ya havale edilirdi.

Alman psikiyatrist Richard von Krafft-Ebing şöyle diyor: “Hristiyanlık, akıl hastalarına ilgi göstermiyordu. Onları şeytan tarafından ele geçirilmiş yaratıklar şeklinde algılıyordu. Akıl hastalarını tedavi etmeyi Avrupa, Türklerden öğrendi. Türkler, bizden çok önce, akıl hastalarına mahsus hastaneler kurdular.

Osmanlı devleti, akıl hastalarına özel darüşşifa kurmak geleneğini, varisi bulunduğu Selçuklulardan aldı. Bu hastanelere daha önceleri Bimarhane denilirdi (bu kelime halk dilinde “tımarhane” oldu ve küçümser anlamı zamanla ağır bastığı için şimdi terk edildi).

15. asır sonlarında İkinci Bayezid’in Edirne Darüşşifası, 16. asır başlarında Haseki Hürrem Sultan’ın Mimar Sinan’a yaptırdığı Haseki Darüşşifası, dünya çapında ün yapmışlardı. Osmanlı’nın mal-i hülya dediği melankoli, kara sevda dediği histeri, ateh-i kable’l-miad dediği şizofreni, ayrı metotlarla tedavi edilen akıl hastalıkları idi.


Açık Medeniyet
Mayıs – 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir