Hayatın Tabakaları

Hayat tabakalarının en altta olanı, bitkiler, yani nebatat âleminin hayatıdır. Ortaya konan yeni tesbitlere göre nebatat kendi arasında bazı (meselâ yangın ve hastalık gibi) tehlikeleri birbirine haber verebiliyor. Haberi alan diğerleri de buna karşı vaziyet alıyorlar. Ancak bu tabakanın bir üstü olan hayvanat tabakasının hayatı, nebatlarınkine nisbetle çok daha mükemmeldir.

Neml Sûresi 17. ve 18. âyetlerinde meâlen şöyle buyurulur: “Süleyman (a.s.)’a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı, hepsi bir arada düzenli olarak sevk ediliyordu. Karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca: “Ey karıncalar yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler“ dedi.

Nitekim bu -kendi lisanlarınca- konuşabilme özelliği sadece karıncaya değil, bütün hayvanlar âlemine bahşedilmiş bir nimettir. İşin daha garip tarafı, hayvanlar âleminin kendi aralarındaki haberleşme vasıtaları sadece bu da değil, daha birçok vasıta daha kullanırlar.

Hayvanat tabakasından sonra en mükemmel hayat tabakası insanın hayatıdır ve önceki iki tabaka ile kıyas kabul etmeyecek kadar üstündür.

Her şeyden önce his, kabiliyet, aza, akıl ve yaradılış gayesi itibarıyla insan, karşı konulamaz bir üstünlüğe sahiptir. Bu yönleriyle üstün olan insan, hayatın idamesinde anlaşma vasıtası kullanma itibarıyla da kıyas kabul etmez derecede üstün vasıtalar kullanacaktır. Bütün bunlara bir de insan üzerindeki ilâhî teklifi eklersek, durum daha da belirgin şekilde kendini gösterecek ve insan hayvanla kıyası kabul etmeyecektir.

Aslen cennet ahalisinden iken, nice ilâhî hikmetlere binaen dünyaya indirilen, insan neslinin babası Âdem (a.s.) bu fânî âlemi teşrif ettiğinde, birçok yönü ile diğer yaratılmışların birçoğuna karşı üstünlük sahibi idi. Kendisine verilen ilim mucizesiyle, eşyanın isimlerini bilmede meleklere karşı üstünlük sağlamış ve çok hikmetlerle donatılmış üstün bir varlık olduğunu ortaya koymuştu.

Dünyaya geldiği yer ise, beşerin hayaline bile sığmayan mükemmellikte idi. -Tabir caiz ise- aklın tasavvurunda acze düştüğü bir medeniyet âleminden geliyordu. En mühim tarafı da, kendisine yüklenen ilâhî vazifeleri omuzuna almış ve Cenab-ı Hakk onu ve neslini zatına muhatap kabul etmişti.

İşte bu vazifeli muhatap, bu kadar kabiliyetiyle elbette haberden, ihbardan, okumadan, yazmadan, hıfzdan haberdar olacaktır. Nitekim semavî dinler bu hususlarda ittifak halindedirler.


Osman ŞERİFOĞLU
Kültürümüz Açısından İslam Harflerinin Müdafaası
Sebil – 1997 – İstanbul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir