Hacılar – Arif Nihat ASYA

Hacı namzedi, parasını çarptırmasın… Olay, hemen hemen, yankesiciyi açıkgöz, mağduru aptal gösterecek şekilde nakledilir.

Yorulmuş, tozlanmış, terlemiş olmasın… Temizlik dersi vermeye kalkışanlar çıkar.

Pasaportunu kaybetmeye görsün… Adeta budala olarak teşhir edilir.

Tecrübesizler için hiç de basit olmayan gümrük işlerinde bir falsosu duyulsun, tefe konur.

İbadetini iyi seçilmemiş bir yerde yapmasın, maskaraya alınır.

Sakalı ayrı, takkesi ayrı, abası, kebesi, ibriği ayrı, hatta gemisi ayrı mizah konusudur.

Cebinde hesap dışı sekiz on kuruş, yanında namazı için bir seccade bulunmaya görsün… Manşetlerde adı «kaçakçı» oluverir.

Uğurlamaya gelenler kalabalığı dahi, karnaval gibi tasvir edilir… Herhangi bir uğurlamadan büyük farkı varmış gibi…

Kim reva görür vatandaşlara bu muameleleri?

Kim olacak, şu milletin sabrıyla oynayan tinetsizler.

Devlet ve kanun hac yolculuğuna müsaade eder, bunlar etmez. Hükümet, pasaport vermiştir… Bunlar, «vizesi bizden geçmedikçe olmaz.» demek isterler.

Evet… Hac mevsimini, hacı adaylarından önce gözleyenler vardır. İlericilik gayretkeşliği ve gericilik hicivleri için kalemlerini oraklarıyla bilemeye koyulurlar; mevzularını örslerinde döve döve şekillendirirler.

Papa, Efes ziyaretçilerini Hıristiyan hacısı olarak kabul etti diye sevinir, Efes’i dayayıp döşeriz… Kılavuz olur, ev sahibi sıfatıyla misafirlere yol gösteririz.

Hıristiyan hacı namzetlerinin kıyafetlerindeki tuhaflıklarla alay etmek, hoş görürlüğe ve turizm anlayışına aykırı düşer.

Gerektiği şekilde hareket için birbirimizi îkaza lüzum görürüz ve şüphesiz, iyi yapmış oluruz.

Lâkin mevsiminde güney yoluna çıkmaya başlayan kendi hacı namzetlerimize etmediğimizi bırakmayız.

Bu, ne biçim laikliktir; bu, ne türlü vicdan hürriyeti anlayışıdır?

Evet… Onların döviz getirdiği, bunların döviz götürdüğü mâlûmdur. Üzerinde imkân ölçüsü olarak dövizden başka bir ölçü kalmadıysa bu dünya, yaşanmaya değmez.

«Paramızı dışarıya akıtmamak, masrafları -hac masrafı da olsalar- kısmak, borçlu bir devleti (döviz döviz) diye lüzumundan fazla zorlamamak…»

Bütün bunlar, iyi niyetle söylendiği veya yazıldığı zaman yabana atılacak düşünceler olmaktan uzaktır… İcabında dikkate alınmaları zaruret olur.

Fakat mesele, bunların, fırsat düşkünlerinin eline geçince, nerelere tevcih edileceği meselesidir.

Yazık ki hacı namzetlerinin de bazıları, bedbaht kalemlere mevzu vermekte çekingen davranmasını bilmezler… Haccı tehzile, hacıyı inkılâp düşmanı göstermeye zaten hazır olanların ekmeğine yağ sürerler.

Fakat sakallarını kökünden söküp atsalar; takke yerine melon, silindir; aba, kebe yerine İstanbulin, firak giyseler; yanlarına ibrik yerine termos alsalar; döviz alabildiğine bol olsa Allah’sızların hıncından, hicvinden, mizahından kurtulacaklar mıydı?

Aslaa! Çünkü melanetlerin asıl tecavüz hedefi kıyafet değil, ibrik değil, hattaa sadece hac değil, dindir.

Kâbe, yurt dışında olmayıp da eskisi gibi yurt içinde olsaydı onlar bir kenarından tutturup inanç ve ibadetleri alaya almaya yine vesileler bulacaklar; bulamayınca icad edeceklerdi.

Yolculuk Hicaz’a değil de, Moskova’ya olsaydı o zaman görürdünüz kirli ellerin alkışını!..

O zaman devlet borcunun, dövizin, kılığın kıyafetin, ibriğin lâfı mı edilirdi!

27 Nisan 1962
Kaynak: Onlar Bu Dilden Anlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir