Devlette, vuku bulan 5 muteber hal! – Naima Efendi

Her devlette vuku bulması tabiî olan 5 muteber hal beyanındadır:

Malûm ola ki, Cenab-ı Hakk’ın âdet ve iradeleri şu suretle olagelmiştir:

Hiç bir devletin hali bir kararda devam etmez, her an muhtelif şekiller alır. Bir asrın ahvali, diğer asra uymaz. Devlet adamları da, bulundukları zamanın icaplarına göre hareket ederler. Devletlerin halleri, en fazla beş şekilde mütalâa olunur:

Birinci Hal:

Bu devir, devleti başkalarının elinden koparmak ve memleketi tamamen ele geçirmek için mukavemet edenleri kahrederek şeref ve nimete ulaşma vaktidir. Bu devirde hükümdarlar,güzel ahlâklı, namus ve ahlâkı koruyan, şeriat hükümlerini muhafaza eden,sözünde durmamazlık etmeyen, kibirden kaçınan, kaba yaşayışa ve elbiseye kanaat eden, güçlüklere karşı sabırlı olan, galebe ve şevkete sebep olan asabiyete riayet eden, hayır ve serde, milleti ve askeriyle beraber olan, ganaimin taksiminde etrafındakilerle müşterek olup, her türlü faydayı kendine tahsis ederek kendini etrafındakilerden daha imtiyazlı etmemekle dostluk gösteren kimseler olurlar.

İkinci Hal:

İnsanların asıl maksadı ve en tatlı isteği olan mülk ve devlete sahip olduktan sonra, milletini işe karışmaktan men, arkadaş ve yardımcılarının işlere müdahale ve gelişmelerini yasak edip, müstakilen memleketi idare etme vaktidir.

Bu ikinci halde,hükümdarın, hükümdarlığı elde etmesinde belli başlı yardımcıları olan kabile ve aşiret halkı, onun şerefine ve devlet menfaatlerine ortaktırlar. İlk zamanlarda başa geçirdikleri kimse ile beraber olduklarına gururlanarak zulüm ve istilâ ile naz ve istiğnaya başlarlar. Gönüllerinin her istediği çeşitli işleri yapmak, memleketin mizacına zararlı arzu ve havalarını yerine getirmek için çirkin tavırları ve şeni’ hareketleri görülebilir. Böyle olunca onların burunlarını kırmak ve gözlerini korkutmak için hükümdarın, kendine kul köle olacak şekilde bağlı, bol para ile taltif edilmiş kimselerden mürekkep bir kuvveti olmalıdır ki, böyle zamanda onlar vasıtasıyla evvelkileri terbiye ve zaptede. Ve böylece işlerinde müstakil olup ve devleti, ortaklardan kurtararak ve şerefli ve yüksek mevkileri ehl-i beytine (hane halkına) tahsis etmektir.

Bundan başka, kul edinilen ve ücret ve ihsan ile kullanılan hüddam (hademeler), seçme suretiyle kulluk kabul eden hür kimse, ve ihsan ve in’am zımnında kul olmayı ihtiyar eden dostlar, asabiyet hükmüne dahil ve iyi olmaları mümkün olursa kabile ve aşiret menfaatlerine ulaşır.

Bedevîlik devrinden ikinci hale geçen devlet için, mümtaz bir sınıfın mevcudiyeti saltanat levazımındandır. Tâ ki mecburiyet halinde birinin yardımıyla diğerinin ruunetini (en ağır gelecek muamele) def’ mümkün olabilsin. Fakat bu imtiyaz iyi haslet ve liyakate bağlı bir mutedil inâyet şeklinde olmalı ki, eski hizmet erbabının devlete bağlılıklarının çözülmesine sebep olmasın…

Eski devletlerde, bilhassa Osmanlı devletinde kılıç ve kalem erbabı ve diğer hizmet kolları çeşitli yapılmış, ve ocakların usul ve âdetleri, elbiseleri, kanunları ayrı ayrı vazedilmiştir. Allah’ın inâyetine mazhar olmayan cemiyetler bu ikinci hâlin husulüne nâil olamazlar ve ekseriyâ işe karışanların çokluğu ve isteklerin çeşitli oluşu yüzünden mahvolup giderler. Kuruluş maksatları fâsit olan cemiyetlerden niceleri bu ikinci hali idrâk edemeden Osmanlı devletinin kahreden kuvveti ile mahvedilmişlerdir.

Üçüncü Hal:

Rahat, sükûn ve emniyet devridir. Bu tavrın hali, insan tabiatı için mergup (beğenilen,sevilen) olan lezzetli ve iştihalı şeylerden kazâ-yı vatr (abdest bozmak) etmektir. Bu zamanda iktisada riayet edip malı çoğaltarak ve büyük binaları,büyük şehirleri tamir ederek muhtaç ve müstahak olanlara ihsan ve ikram edeler,maiyetindeki adamları mal ve mevkiden hissedar edeler, âyan ve yüksek mevki sahibi olanları lâyıkı veçhile yükselteler… Riyaz-ı devlette Nevres Nihaller perveriş edip zülâl-i himmet ile dıraht-ı meyvedarlar yetiştirirler (devlet bahçelerinde genç fidanlar yetiştirip himmet suyu ile meyveli ağaçlar yetiştirirler).

Nice iyi ahlâk sahibi kimseleri başa geçirip yücelik, şan ve şeref minarelerinde parlak ışıklar(mürşitler) peyda ederler. Asker ve memurların nafaka ve mevâciblerini (Yeniçerilerin 3 ayda bir verilen maaşlarına denir)  ayların başında dağıtarak maaşlarını genişletirler ki devletin bu ihsanı kılık ve kıyafetlerinde görünerek merasim günlerinde parlak elbiseleriyle dost milletlerin övünmesine ve harp halinde olduğu milletlerin kahrolmasına sebep ola…

Bu üçüncü tavırda ashab-ı devlet münazaasız ve ortaksız tedbirlerinde müstakil olarak kanunlar tanzim ve devlet işleriyle meşgul olup, ahval ve hareketleri kendilerinden sonra gelenlere yol gösterir. Bu devirde, devletin esası sağlam- araştırılmış ve bina-yı saltanat düzgün hâle getirilmiş olacağı için aşiret ve asabiyet lüzumundan müstağni olmuş, olur. Bu suretle saltanat makamında kararlılık mümkün olup evlâtları veraset ile birer birer tahta oturup riyasetleri muhkem ve itaatleri halk nazarında kuvvetli olur ve düşmanlarıyla çarpışmak esas vazifelerinden sayılmakla, bundan sonra asabiyet ile yardıma ihtiyaç kalmaz ve değme hallerde kimse itaatlerinden çıkıp serkeşlik edemez.

Dördüncü Hal:

Kanaat ve barışıklık devridir. Bu devrin adamları bundan evvelki üç devirde gelip geçenlerin kanunlarına tâbi ve onların vazettiği menfaat şekillerine kani olup doğru yolda maziye uyarlar. Geçmişleri taklitten vaz geçer ve onların yollarından saparlarsa işlerin fesada uğraması mukarrerdir. Başlangıçta devletin şan ve şerefini kuranlar, sonradan gelenlerden ziyade doğru fikir ve olgun akıl sahipleridir. Onların kurdukları esasa aykırılık devletin azametinin uyuşukluğa düşmesine sebeptir.

Bu devirde vükelânın kuvvetleri tam ve büyüklerin servetleri en yüksek dereceye vasıl olur. Asker,bol para alarak rahat ve müreffeh ve herkes bir muayyen mertebeye ulaşır ve muayyen işlerden el çeker.

Fakat giderek mevki sahibi kimse arasında haset ve fesada, şahsî garezler yüzünden azil ve nasplar,başlar, rakiplerini bertaraf edip yüksek mevkide kalmak isteyenler adalet yolundan ayrılır, rüşvet açığa vurulur, işleri çevirmekle mükellef devlet adamları mala düşkün olur, şahsî istidat ve hakikî istihkaka riayet edilmez olur. Zaten bu devirde devletin bünyesi de fesada müsteittir. Bu yüzden hakikat perdesi altında gareze müsteit iddialar, hayırhahlık şeklinde görünerek tamah ve hırs uğrunda hileler alıp yürür.

Müzevvirlerin ve müfsitlerin kışkırtmasıyla gözü dönmüş olan asker de terbiyesizce hareketlere başlar. Askerin bu karışıklığını bertaraf etmek için harp ile meşgul edilmeleri icap eder. Gûya düşmandan intikam almak ve memleketi genişletmek bahanesiyle kapatılması müşkül harp kapısı açılır. Eğer bu halde zafer elde edilir ve bundan sonra memleket huzura dönerse çok iyi olur ama, zaferin elde edilmesi müşkül olur ve harp uzarsa mütemadiyen masraf olur ve asker ve rical helak olacağından devlet zayıflar. Hal böyle olunca yapılacak şey, evvelâ muharebeye son vererek, sulh zamanında memleket işlerini düzeltmektir.

Beşinci Hal:

İsraf, kaybetme ve telefetme devridir. Bu devirde kurenâ (pâdişâhın yakınlan) istihkakları olmadığı halde beslenirler. Bu devrin adamları, eslâfa (evvelkilere) mugayir kanunlar vazederler, meskenlerini genişletirler, elbiselerinde ihtişama kaçarak israfa sebep olan zinetlere düşkün olurlar, acayip ve garip âyinler ihdas ederler.

Birikmiş hazineler,kadınların ziynetleri ve keyif için gayrı meşru surette israf edilir. Havene (hainler) de bunu fırsat bilip şeytanca bir takım hilelerle harîm-i devlete yol bulup girerek menfaat getiren mevkilere musallat olur ve pek büyük mal biriktirir ve böylece devletin emvali (malları) telef olarak memleketin tamiri,hâzinenin doldurulması ve askerin teçhizi (donatılması) gibi hususlar ihmal edilmiş olur. Devlet işlerini görmek için mala ihtiyaç olduğu vakit, bir takım yeni vergiler bile buna kifayet etmez olur. Genişlik devirlerindeki hükümdar ve vezirlerin himmeti ile meşru şekilde mal biriktirmiş olanlardan yardım istenir.Elbise, zahire, emtia ve cevahir mübayaasıyla (satın alma), devlet sayesinde büyük sermayeye nail olanlardan borç para almak iktiza eder. Onlar da fakirliklerini bahane ederek bir miktar şey verseler “hanümanım(ocağım)berbat oldu!” diye feryada başlarlar.

Neûzübillah (Allaha sığındık), bu tavır başında, eğer harpte başlarsa, zaruretlerin sevkiy’e vükelâ (Bakanlar) şaşırıp mecburen istikraz (borç para alma) adiyle zenginleri zorlarlar. Bu suretle de cevr ve gadr (haksızlık ve zulüm) feryatları başladığı gibi etraftaki zalimler de zenginlere el uzatmaya başlar. Mal ve menal (sahipolunan şey) canın bir parçası olmakla sermaye sahiplerine dehşet gelip memleket zenginleri ve devlet büyüklerinin kimi Hacc-ı şerife, kimi Mısır veya uzak kasabalara gidip mallarını kurtarmaya çalışırlar.

Bilmezler ki mal ve izzetin (kudret) muhafazası yine, faydalandıkları mübarek devlet sayesinde mümkün olup başka vilâyetlerde gaddar yağmacıların şerrinden kurtulmak, mal vecanını kurtarmak mümkün değildir. Bu dâhiye-i dehyânın (belâ, musibet) uzaması pek çok zararların artmasına sebep olur, bu hallerin defedilmesi akıllı bir kimsenin hüsn-ü tedbiri ile evvelâ harp gailesinin (dert, sıkıntı) bertaraf edilip daha sonra işlerin tanzimi ile mümkün olagelmiştir.

1735 – 1736
Mustafa Naîmâ Efendi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir