Costantinople ‘İslambol’ Oluyor – Halil İNALCIK

Kaynak: Ayasofya Camii, İstanbul, 1847, 'Gaspare Fossati'

Sultan Mehmed’in fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul’u bir İslâm şehri haline getirmek oldu. Fatih camiine ait vakfiye’nin mukaddi­mesinde şöyle denir[1]: “Sultan Mehmed Konstantiniyye’yi Allah’ın yardımıyla fethetti. Orası bir putlar şehri idi… Sultan, şehrin gü­zel süslemeli kiliselerini medrese ve câmi haline getirdi.” Camiye çevrilen altı, medreseye çevrilen bir kilise vardı. Asıl ilginci, Aya-Marina manastırı, Baba Haydarî dervişlerine verildi[2]. Şehrin en güzel yerleri, ya askeriyeye, ya da tarikatlar da dâhil olmak üze­re ilmiyyeye mensup kişilere tahsis edildi.

Sultan, fethin ikinci günü St. Sophia (Ayasofya) kilisesine gidip, kiliseyi câmiye çevirdi ve orada, şehrin bir İslâm şehri oluşunu temsilen ilk duasını etti. Ayrıca şehre, Müslümanların yüzyıllar­dır büyük Konstantin şehrini (Konstantiniyyetu’l-Kübrâ), bir İs­lâm şehri haline getirme arzusunu yansıtan “İslâmbol” adını verdi”[3]. Halk genellikle Osmanlı öncesi Türk ismi İstanbul’u kul­lanmakla birlikte, yeni isim özellikle ulemâ arasında muhafaza edildi. Evliyâ Çelebi’nin anlattığına göre[4] fetihten sonraki ilk Cuma günü kılman namazda şöyle denilmiştir: “Müezzinler yanık bir sesle inn’Allaha ve melâiketehû[5] âyetini okumaya başladık­larında, Ak Şemseddin, Sultan’ı kolundan tutarak büyük bir say­gıyla minbere getirdi. Orada çok derin ve müteessir bir ses ile “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır” dedi; câmide hazır bu­lunan gaziler de sevinç gözyaşlarına boğuldular.”

İslâm inancı ve halk tasavvuru, Konstantinapol’ün İslâmbol’a çevrilmesinde bütünleşti. Osmanlılar nazarında şehir, ashabın mu­kaddes kalıntılarını ihtivâ ettiğinden beri zâten bir Müslüman şehriydi. İslâm geleneğinde Müslümanların câmi yapıp, ibadet et­tikleri herhangi bir yer, İslâm toprağı kabul edilmekteydi. Kili­seler ve özellikle Aya Sofya, Müslümanların Cenâb-ı Hakk’ın, en nihâyetinde gerçek dine ihsan edeceğine inandıkları eserler olarak görülüyordu. Menkıbeye göre;[6] Ebu Eyyüb el-Ensâri de şehadetinden önce namazlarını burada kılmaktaydı. Ayrıca Müslüman bir devlete boyun eğen gayr-ı müslimlere ait bir bölge yahut şehir, resmî açıdan İslâm topraklarının bir parçası kabul edilirken, buraların İslâmîleştirilmesi daimi bir umut olarak kalmaktaydı. Mehmed, şehre Greklerin, Ermenilerin ve Yahudilerin de yerleş­mesine izin vermekle birlikte, –İslâm için fethedilen büyük şehir­lere sistematik olarak uygulanan bir siyaset izleyerek– ‘İslâmbol’un Müslüman bir çoğunluğa sahip olmasını garanti edecek türden ölçüler ihdas etti.[7]

Osmanlılar nazarında, bir Hristiyan şehrini fethettikten son­ra yapılabilecek en sembolik iş, kiliseleri câmiye çevirmek idi. Ezân okunan minâreler, İslâm şehrinin aşikâr bir sembolü ve en belirgin veçhesi haline geldi. Osmanlılar fetih tanımlamalarında buna, hep, İslâm’ın zafer sembolü olarak atıfta bulundular.

Müslüman bir nüfusa sahip her şehir yahut kasaba, bir Cu­ma Camiine yâni bir mescid’e sahip olmak zorundaydı ve Cuma­ları burada toplanmak, dinî bir vecîbe idi. Kanunî Sultan Süley­man, Kızılbaşları bastırabilmek için bu vecîbeyi, köylere kadar yaygınlaştırmıştır.[8]

Nâhîye’lerin merkezinde bulunan büyük câmi, sâdece dinî de­ğil, aynı zamanda şehir hayatının diğer veçhelerini de yansıtan bir merkezdi. Câmiyle birlikte inşâ edilen medrese’nin dışında, halkın eğitimi için (ders-i âm) câmiye düzenli dersler konuldu: İslâmın tedrisi, İslâm geleneğinde en değerli dinî faaliyetlerden biri kabul edilmekteydi. Namaz için, özellikle Cuma günleri, baş­şehrin büyük câmiine gitmek, Sultan (ve aynı zamanda Müslüman tebâ için) dinî bir vecîbe idi.

Sultan burada halk ile konu­şur ve suiistimaller neticesinde ortaya çıkan, yazılı ve sözlü şikâ­yetleri (rık’â) kabul ederdi. Merâsim, Sultanın, halkının sıkıntı­larına gösterdiği yakınlık ve alakayı temsil etmekte ve bu tavır, İslâm devlet geleneğinde yöneticinin en önemli fonksiyonu sayıl­makta idi. Sultanın, tebânın en zayıf olarak yaşlı bir kadının elin­den bir rik’â’yı kabul edişini resmeden minyatürlerde, ideal yöne­tici olarak bir Sultan tasviri çizilmiştir.

Cuma namazında, döne­min en önde gelen şeyhi tarafından okunan hutbe, dinî olmaktan öte bir fonksiyonu haiz idi. Cemâat, hutbe’de dile getirilen Sultan’la ilgili övgülere karşılık vermek durumundaydı ve bu mera­sim İslâm toplumunda Sultanın hâkimiyetinin halk tarafından kabulünü ifade ediyordu. Hakikaten, Sultanın isminin Cuma hut­belerinde zikredilmesi ve kendi adına para bastırılması, herhangi bir yöneticinin İslâm beldelerindeki bağımsızlığını gösteren iki mecbûrî sembol idi.

Öte yandan mahkemeler de câmilerde bulunmaktaydı. Bun­lar içerisinde en kalabalık olanı, Büyük Çarşı civarında, şehrin ana caddesi üzerinde bulunan Vezir-i Azam Mahmud Paşa Camii’nin avlusundaki mahkeme idi.


Prof. Dr. Halil İNALCIK

Kaynak: Halil İNALCIK, “İstanbul: Bir İslâm Şehri”(terc. İbrahim KALIN), s.247-249 Costantinople ‘İslâmbol’ Haline Geliyor, (İslâm Tetkikleri Dergisi, Prof. Dr. Nihat M. Çetin Hatıra Sayısı, C:Volüme IX, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1995, İstanbul)


Dipnot:
[1] Fatih’in Evliya Çelebi’deki vakfiyesi, Seyahatnâme (bk. not 11) 30-31.

[2] Osmanlıların yaptığı, söz konusu İstanbul araştırması, 1455 tarihlidir. İstanbul Başvekâlet Arşivi’nde muhafaza edilen araştırma, yayma hazırlanmaktadır.

[3] Bk. H. İnalcık, İstanbul, E12, IV, 224.

[4] Evliya Çelebi, Seyahatnâme, (İstanbul 1314/1896), cilt I, 111.

[5] Kur’an, 2: 30-34

[6] Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 76.

[7] H. İnalcık ‘İstanbul’ (not 21), 238. H. İnalcık, ‘Ottoman Methods of Conquest’, Stııdia Islamica II (1954), 122-9. Balkanlar için bk. Structure sociale et developpement culturel des villes sud-est europeennes et adriatiques (Bucha-harest 1975); N. Todorov, La ville balkanique aux XV-XIX siecles, developpement socioeconomique et demogrrâphigue (Bucharest, 1980; ve İstanbul â la junetion cultures balkaniques, medlterraneennes, slaves et orientales: Actes du colleque organise par AIESEE, Bucharest, 1977.

[8] Osmanlı Kanunnameleri (Kanunname-i Cedid ve Muteber), Milli Tetebbular Mecmuası, I, 338.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir