CA’FER ES-SÂDIK – Ferîdüddîn Attâr

Bu satırlar, Tezkiretül-Evliyâ nam eserden iktibas edilmiştir. Resim: Ayasofya Camii'ne aittir.

Ca’fer Sâdık Bin Muhammed

(Allah’ın Selâmı Üzerine Olsun)

Mustafa dininin sultânı, nübüvvet hüccetinin bürhânı, sıddik âmil, muhakkık âlim, evliya kalbinin meyvesi, enbiyanın ciğerparesi, Ali'(deki ilm)in nâkili, Nebi’nin varisi, âşık, arif, Ebu Muhammed Ca’fer-i Sâdık razıya’llâhü taâlâ anh.

Şayet, enbiyayı, sahabeyi ve Ehl-i Beyt’i bahis konusu edecek olsak, bunun için ayrı bir kitabın yazılması gerekirdi.” demiştik. Hâlbuki bu eser, onlardan sonra gelen bir kavmin ve şeyhlerin hallerini şerh için yazılmıştır. Fakat biz, yine de bu esere, teberrük maksadıyla Ca’fer Sâdık’ı, radıyallahu anh, zikrederek başlıyoruz. Çünkü bu da onlardan, yani sahabeden sonra gelmiştir. Ehl-i Beyt içinde (tasavvuf) yoluna dair en çok söz söyleyen O’dur. O’ndan birçok rivayet gelmiştir. Bu yüzden o Hazret’e dair birkaç söz zikrediyorum. Zaten onların (Ehl-i Beyt’in) hepsi birdir. O zikredilince hepsi zikredilmiş olur. Baksana, onun mezhebini tutanlar on iki imamın mezhebini tutmuş olmuyorlar mı?

Açıkçası “bir on ikidir”, “on iki de birdir.” Şayet, sadece onun vasıflarını anlatacak olsam, bunu dil ile doğru dürüst ifade edemem. Zira O; tekellüfsüz olarak, bütün ilimlerde, işaretlerde ve ibarelerde, kemal mertebedeydi. Bütün şeyhlerin önderi bulunuyordu, herkes ona itimad etmekteydi. Mutlak bir rehberdi. İlâhîlerin şeyhi, Muhammedîlerin imâmı, zevk ehlinin delili, aşk ehlinin kılavuzu, âbidlerin önderi ve zâhidlerin de mükerremi idi. Hakikatlerin esrârı hakkındaki eserleri itibariyle önemli, tenzil ve tefsirin esrârındaki nükteler cihetiyle de eşsiz bir derecede bulunuyordu. Bâkır’dan radıyallahu anh, ehemmiyetli birçok söz nakletmiştir.

Şaşarım o kimseye ki, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ile Ehl-i Beyt (mezhepleri) arasında fark vardır” diye hayâl eder. Zira hakikatte, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Ehl-i Beyt’ten ibarettir. Bir kimse böyle bir bâtıla neden saplanıp kalır, onu bilemem. Fakat bildiğim şey şudur ki, Muhammed’e, Allah O’na ve âline salât ve selâm etsin, iman edip de evlâdına ve yârânına iman etmeyen kimse, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de iman etmemiş olur. Baksana, İmam Azam Şâfiî rahmetullahi aleyh, Ehl-i Beyt’i son derece fazla sevdiği için, onu Râfıziliğe nisbet ederek hapse atmışlardı. Bu hususta söylemiş olduğu şiirin bir beyti şöyledir:

Eğer Muhammed’in âlini, (ve hanesi halkını) sevmek râfızîlik ise, ins ve cin şâhid olsun ki, ben bir râfızîyim!»”

Zülfikar Kılıcı şeklinde ye harfi üzerinde Fetih Suresi yazılıdır.

Tutalım ki, Resûl’ün âl ve ashabını bilmek, imanın esaslarından değildir, ama işe yaramadığı halde bildiğin nice şeyler var! Hatta insaf odur ki, dünya ve ahiretin padişahı olarak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i tanıyınca, O’nun vezirlerini, ‘ashabını ve evlâdını da yerli yerince tanıyasın. Tâ ki, sünni ve pâk itikad sahibi olasın. Haklı olanı müstesna, Padişah’ın yakınlarından hiç birine taassup (ve husumet) göstermeyesin. Tıpkı şu misalde olduğu gibi:

İmam Ebu Hanife’ye, radıyallahu anh:
—           “Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) yakınında bulunanlardan hangisi daha üstündür?” Diye sordular. O şöyle cevap verdi:
—           Yaşlılardan Sıddik ve Fâruk, gençlerden Osman ve Ali, kızlardan Fâtıma, hanımlardan Aişe! (Radıyallahu anhüm ecmain).

Naklederler ki, Halife Mansûr bir gece vezirine :
—           “Git, Sâdık’ı yakala ve getir, tâ ki katledelim”, dedi. Vezir:
—           “O, bir köşeye çekilip oturmuş, uzleti ihtiyar etmiş, kendini ibadete vermiş ve mülkten de elini eteğini çekmiştir. Emiru’l-Mü’minin’e ondan hiçbir zarar gelmez, onu rahatsız etmenin ne faydası vardır”, dedi.

Vezir her ne dediyse bir faydası olmadı, kalktı, “Sâdık’ı getirmeye” gitti. O vakit Mansûr, kullarına:
—           “Sâdık içeri girip de ben külâhımı başımdan çıkarınca, siz hemen onu katledin”, dedi.

Vezir, Sâdık’ı huzura alınca, Mansur derhal yerinden fırladı, koşarak Sâdık’ın yanına vardı, onu alıp baş köşeye oturttu, kendisi de diz çökerek önüne oturdu. Kullar bu işe şaşakalmıştı. Mansûr, Sâdık’a:
—           “Ne ihtiyacın var? Dile benden ne dilersen”, dedi. O:
—           “Benim dileğim, beni bir daha yanına çağırmaman, Ulu ve Yüce Allah’a ibadet ve taatte bulunma halinde iade etmendir”, dedi.

Sonra Halife ona müsaade etti, mükemmel bir izâz ve ikramla kendisini uğurladı. Ama o sırada Mansur’u ansızın bir titreme tutmuştu, başı önüne eğildi ve kendinden geçti. Bu har, üç gün devam etti. Bir rivayete göre de bu hal, üç vakit namazını eda edemeyecek kadar bir müddet sürdü. Kendine geldiğinde, vezir:
—           “Bu ne hal böyle?” Deyince, Halife anlattı:
—           Sâdık içeri girdiğinde, bir ejderha gördüm. Dudağının birini salonun tabanına, ötekini tavanına koymuş, bana: “Eğer O’na bir zararın dokunursa, seni şu salonla beraber yutarım” diyordu. Bu ejderhanın korkusuyla ne söyleyeceğimi bilemedim, ondan özür diledim, ama aklım da başımdan gitti!

Nakledilir ki, bir kere Dâvud Tâi, Sâdık’ın huzuruna gelerek O’na:
—           “Ey Allah Resûlünün torunu! Bana öğüt ver, çünkü gönlüm karardı”, demiş. O da şöyle konuşmuştu:
—           Ey Dâvud! Sen zamanın (meşhur bir) zâhidisin. Benim nasihatıma ne ihtiyacın var?
—           Ey Peygamber’in torunu! Sizin bütün mahlûkata üstünlüğünüz var, herkese öğüt vermek senin üzerine vâciptir.
—           Ey Dâvud! Ben kıyamet günü gelince ceddim Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in, elimden yakalayıp: “Niçin bana tâbi olma hakkını ifâ etmedin? Bu iş sahih bir nisbet ve kavi bir neseble olmaz. Bu iş, Hazreti Hakk’a layık olan bir muamele tarzı ile olur!” demesinden korkuyorum.

Bunun üzerine Dâvud Tâi ağladı ve:
—           “Yâ İlahi! Hamurunun mayası nübüvvet suyundan olup, ceddi (Muhammed) Resûl, büyük annesi (Fâtıma) Betûl bulunan bir zat, bu derece bir hayret içinde kalırsa, Dâvud da kim oluyor ki muâmelesi ve amel tarzı ile kendini beğensin?” Dedi.

Nakledilir ki, bir gün, kullarıyla otururken onlara:
—           Geliniz, kıyamet günü içimizden hangisi kurtulursa, onun diğerlerine şefaatçi olması için birbirimize söz verelim!
—           Ey Allah Resûlü’nün evlâdı! Bizim şefaatimize ne ihtiyacın var? Zira senin ceddin, bütün mahlûkatın şefaatçisidir!
—           Şu şu fiillerin sahibi olarak, yarın kıyamet gününde, ceddimin yüzüne bakmaktan şahsen utanıyorum!

Nakledildiğine göre, Ca’fer Sâdık bir müddet halvete çekilmiş ve dışarı çıkmamıştı. Süfyân Sevri evine geldi ve:
—           “Halk, nefeslerindeki (feyz ve) faydalardan mahrum kaldı, niçin uzlete çekildin?” Diye sordu.
Sâdık:
—           “Zaman bozuldu ve dostlar değişti sözünün hükmü şimdi ortaya çıktı”, dedi ve şu iki beyti okudu:

Geçen gün gibi, vefâ geçip gitti,
Halkın kimi hayâl, kimi ümit peşinde.
Görünüşte dostluğu ve vefâyı aralarında yayıyorlar
Ama kalpleri akreplerle dolu!

Nakledilir ki, Sâdık, üzerinde kıymetli bir elbise bulunduğu halde görülmüş ve:
—           “Ey Allah Resûlü’nün evlâdı! Mensup olduğun Ehl-i Beyt’in kıyafeti bu değildir.”, denilmişti. Bunun üzerine Sâdık, soru sahibinin elini tuttu ve koynuna soktu. Bu elbisenin altında eli tırmalayan bir abâ bulunduğunu ona gösterdi ve:
—           “Şu (üstteki) halk için, bu da Hakk için giyilen elbisedir. Halk için olanı açık, Hakk için olanı gizli tuttuk”, dedi.

Nakledilir ki, Sâdık’a:
—           “Zühd, bâtını kerem, nübüvvet hânedânının gözbebeği olma gibi birçok (meziyet ve) hünerlerin var; lâkin çok mütekebbirsin”, dediler. O şöyle dedi:
—           Kibirli olan ben değilim, lâkin kibir (menşei itibariyle ilâhî ve) kibriyâîdir. Ben kendi kibrimi üzerimden atınca, O’nun Kibriyâ’sı gelmekte ve benim kibrimin yerine yerleşmektedir. Kendi kibrimle kibirlenmek bana yaraşmaz, ama O’nun Kibriyâ’sıyla kibirlenmek yaraşır!

Naklederler ki, Sâdık, Ebu Hanife’ye şunu sormuştu:
—           Akıllı kimdir?
—           Hayır ile şerrin arasını temyiz eden.
—           Hayvanlar da ikisinin arasını temyiz edebilirler, kendilerini dövenle ot vereni birbirinden ayırt ederler.
—           Şu halde sana göre akıllı kimdir?
—           İki hayr ile iki şerrin arasını temyiz edip de, iki hayırdan daha hayırlısını ihtiyâr, iki şerden daha ehven olanını tercih eden!

Nakledilir ki, altın kesesini kaybeden adamın biri gitmiş, Sâdık’ın yakasına yapışarak: “Bunu sen çaldın!” demiş ve bunu yaparken onu tanıyamamıştı. Sâdık:
—           “Kesende kaç altın vardı?” Diye sordu. Adam:
—           “Bin altın”, dedi. Adamı aldı, evine götürdü ve avucuna bin altın saydı. Lâkin, daha sonra kendi altınların bulan adam, Sâdık’ınkileri geri getirerek yanılmış olduğunu söyledi. Sâdık:
—           “Biz, verdiğimizi geri almayız”, dedi. Daha sonra adam:
—           “Bu şahıs kimdir?” diye sordu. Ca’fer Sâdık, cevabını alınca bir kere daha mahcup oldu.

Naklederler ki: Sâdık bir gün, yolda yalnız başına gidiyor ve “Allah Allah!” diyordu. Bağrı yanık bir dertli de “Allah Allah!” diyerek peşine düşmüştü. Sâdık:
—           “Allah! Cübbem yok. Allah! Elbisem yok”, der demez, hemen bir kat elbise peydâ oldu ve İmam Ca’fer bunu giydi. Bunun üzerine, o dertli kişi ileri atılarak:
—           “Efendim!” dedi, “Allah demede senin şerikin bulunuyorum, onun için şu eski elbiselerini bana ver.” Bu hareket Sâdık’ın hoşuna gitti ve eski elbiseleri ona verdi.

Nakledilir ki, Sâdık’ın huzuruna gelen biri:
—           “Bana Allah’ı göster”, demişti.
—           Sen, Musa aleyhisselâm’a: “Beni göremezsin”(el-A’raf, 143) denildiğini hiç duymadın mı? Adam:
—           Evet, duymasına duydum, ama bu, Muhammed dinidir. Baksana biri: “Kalbim Rabbimi görmüştür”, diye feryâd etmekte, diğeri “Görmediğim bir Rabb’e ibadet etmem”, diye haykırmaktadır. Sâdık:
—           “Bu adamı, bağlayınız ve Dicle’ye atınız” dedi: Onu bağlayarak Dicle sularına attılar. Adam önce suya gömülüp kayboldu, sonra tekrar su üzerine çıkınca:
—           “İmdat ey Allah Resûlü’nün evlâdı! İmdat!” Diye seslendi. Sâdık:
—           “Ey su! Onu altına al”, dedi. Su da onu altına aldı. Adam tekrar su üzerine çıkınca, yine:
—           “Ey Allah Resûlü’nün evlâdı, imdat, imdat!” Diye bağırdı. Sâdık yine:
—           “Ey su! Onu altına al”, dedi. Adam tekrar suya gömüldü. Bu şekilde birkaç defa suya gömüldü ve su üzerine çıktı. Adam, mahlûkattan tamamen ümidini kesince, bu defa:
—           “İmdat yâ İlâhi, imdat!” diye bağırdı. Bunun üzerine Sâdık:
—           “Onu çıkarın”, dedi. Adamı çıkardılar, aklı başına gelsin diye, bir müddet kendi haline bıraktılar. Sonra:
—           “Allah’ı gördün mü?” Diye sordular. Dedi ki:
—           Masivaya el uzattığım ve onlardan meded umduğum sürece hicabta bulunuyordum. Muztar bir halde kalıp, tamamiyle ona iltica edince, kalbimin içinde bir pencere açıldı, oradan içeriye doğru baktım ve aradığımı gördüm!
Izdırar halindeki şahıs dua ettiği zaman, ona icabet eden kimdir”(en-Neml, 62) buyrulduğundan, mutlak acz husule gelmedikçe bu hal zuhur etmemişti. Sâdık ona dedi ki:
—           Sâdık (imdat!), dediğin müddetçe kâzib idin. Şimdi o pencereye iyi dikkat et. Ulu ve Yüce Allah’ın âlemi orada, derûndadır. Kim, İzzet ve Celal sahibi Allah, “bir şey üzerindedir” veya “bir şeydedir” yahut “bir şeydendir”, derse, kâfir olur.

Sâdık radıyallahu anh şöyle demişti:
—           Evveli korku, sonu özür olan her bir günah, kulu Hakk’a ulaştırır. Evveli güven, sonu kibir olan her bir ibadet, kulu Hak Teâlâ’dan uzaklaştır. Kendini beğenmiş olan itaatkâr, aslında âsîdir. Özür dileyen asi de hakikatte itaatkârdır.

O’na sormuşlardı:
—           Sabreden fakir mi, yoksa şükreden zengin mi daha üstündür?
—           “Elbette ki sabreden fakir; zenginin gönlü kesede iken, fakirinki Allah’la beraberdir”, diye cevapladı.

Mübârek Sözleri

—           “Tevbesiz ibadet sıhhatli olmaz”, zira “Tevbekarlar ve abidler”(et-Tevbe, 112), buyuran Allah, tevbeyi ibadete takdim etmiştir.

—           Hakk Teâla’yı zikredecek vakitte tevbeyi zikretmek, zikirden gafil kalmaktır. Hakikatte, Allah Teâla’yı zikretmek, onun zikri esnasında bütün eşyayı unutmaktır. İşte o vakit kul için, Allah Teâla her şeye bedel olur.

—           “Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder”(el-Bakara, 105). Yani; sırf lütuf olduğunu bilesiniz diye, aradan vasıta, illet ve sebepler kaldırılmıştır.

—           Mü’min nefsiyle, ârif Rabbi’yle beraberdir.

—           Kim nefs ile nefsi için mücâhede ederse kerametlere ulaşır. Kim de nefs ile Allah için mücâhede ederse Allah’a vasıl olur.

—           İlham, makbul olanların evsafındandır. İlhamsız olarak istidlâlde bulunmak ise merdüd olanların alâmetlerindendir.

—           Azîz ve Celîl olan Allah’ın kuldaki mekri, karanlık bir gecede, siyah bir taş üzerinde yürüyen küçücük bir karıncadan daha gizlidir.

—           Aşk, ilâhî bir cinnettir; övülen veya yerilen bir şey değildir.

—           Muayene (ve müşahede) sırrı, üzerime divanelik çizgisini çektikleri zaman, benim için mahzurdan hâli olur.

—           Hasımın akıllı oluşu, kişinin bahtiyarlığındandır.

—           Beş çeşit kimsenin sohbetinden sakının : Birincisi, yalancı. Onunla beraber olduğun sürece aldanış içinde bulunursun. İkincisi, ahmak. Sana faydalı olmak istediği zaman zarar verir, bunun da farkında olmaz. Üçüncüsü, cimri, en kıymetli (varlığın olan) vaktini alır, götürür. Dördüncüsü, kötü kalpli. İhtiyaç zamanında sana sahip çıkmaz. Beşincisi, fâsık. Çok önemsiz bir lokmaya tamah edip, seni bir lokmaya satar.

—           Allah Teâlâ’nın dünyada bir cenneti, bir de cehennemi vardır. Cennet afiyet, cehennem ise beladır. Afiyet, kendi işini ulu ve yüce Allah’a havale etmendir; bela ise, Allah’ın işini nefsinle ve bizzat edâ etmendir.

—           Sırrı olmayan muzırdır.

—           Şayet düşmanların sohbeti yani Allah düşmanlarıyla bir arada bulunmak evliyaya zararlı olsaydı, Asiye Firavundan zarar görürdü. Evliyanın sohbeti düşmanlara faydalı olsaydı, Nuh ve Lût’un karıları bunun faydasını görürlerdi. Lakin kabz ve basttan fazla (bunun bir tesiri) olmaz.

Onun sözleri çoktur. O’nunla bir temel atmış olmak için birkaç söz söyledik ve böylece (Ca’fer Sâdık bahsini) bitirdik.


Ferîdüddîn Attâr
Kaynak: Tezkiretül-Evliyâ (Haz. Süleyman Uludağ), İlim ve Kültür Yayınları, Bursa, 1984

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir