Bu kaçıncı hüsran – Kadir MISIROĞLU

B: Creative Commons

Türk yarı münevverleri, Batı’da ortaya çıkan “Sanayi Hareketi” ne başlangıçtan itibaren tamamiyle yanlış bir teşhis koymuşlardır. O derecede ki; bir zamanlar muharref Hıristiyanlığın bile bu hareketin amilleri arasında bulunduğu sanılmış ve bu yüzden sanayide ileri gidebilmemiz için, bizim de mutlaka bu dini kabul etmemiz gereği ileri sürülmüştür.

Güya dindarlık adına ihdâs edilmiş manastırlarıyla, hayatı korkunç bir atâlete mahkûm eden muharref bir dinin sanayi gibi dinamizm isteyen bir hareketin âmilleri arasında bulunamayacağını kavrayamamaktaki –hıyanet değilse de– yüz kızartıcı cehalet üzerinde ne söylense azdır.

***

Hıristiyanlığın –bugünkü hâliyle– sanayi inkılâbına destek değil, köstek olduğunu kavramak için sadece meşhur Galile’nin başına gelenleri hatırlamak bile kâfidir. Bütün Ortaçağ Avrupası’nı baştanbaşa dolduran ve O’nun âdeta en fârik vasfını teşkil eden “Engizisyon Mezâlimi” nin çeşitli tezâhürlerinin henüz tam manasıyla nisyan perdesi arkasına çekilmediği bir devirde ortaya çıkan sanâyi inkılâbı ile bu, papazların şahsî sultalarına sermâye kıldıkları, aslı hak bir din arasındaki alâkanın menfiliğini görmemek için gerçeklere ne ölçüde sırt çevirmek gerektiğini tasavvur ediniz!..

***

Hal böyle iken, bizim ilerici tâifenin baş tacı edegeldiği mâhud Midhad Paşa, hâtıralarında Tuna Valiliği’nde bulunduğu sırada Şanlı Bayrağımıza “haç” ilâve ettirerek onu bu hâliyle sokaklarda dolaştırttığından iftihârla bahsedebilmektedir. Bunun yakın tarihimize âid başka misâlleri de mevcuddur.

Bu sakat görüş sebebiyledir ki, Tanzimat’ın ilânından itibâren idârede –şer’ân tecvizi imkânsız bir sûrette– Müslümanların hukukunu tenzil ve Hıristiyanların sâhip bulundukları imtiyazları tezyid istikâmetinde meş’ûm bir çığır açılmıştır.

Bu yolda birbirini istihlâf edenler, her safhada daha da ileri giderek bin yıllık dinî, millî ve tarihî şahsiyetimizin bütün haysiyetli unsurlarını Batı’daki mukabilleriyle değiştirmişlerdir. Bunun tek sebebi, Hıristiyanlara şirin görünmek ve onların takdirkârâne bir sûrette müzâheretlerini sağlamaktı. Bu arzunun ilk hâkim olduğu sâha, haricî siyâsetimizdir.

Batı’yı topyekûn bir “Cihân-ı Husûmet” halinde karşısına almaktan içtinâb etmeyen ve hatta bunu kendisi için şan ve şeref sermâyesi bilen ecdâdın ardından, bu, Tanzimat’la başlayan Hıristiyanlara yaranma ve onlardan meded umma temâyüllerine mâkes menfî siyâsetin zuhuru, millî tarihimizin en hazin tecellilerindendir.

Krallara taç giydirirken, bugün garbın en küçük bir muhâlefet ve husûmetinden ürken bir millet hâline gelmemizin acı mânâsı ve derin sebepleri üzerinde ne kadar durulsa azdır. Ancak, bunun ucuz şeriatçılık suçlamalarıyla geçiştirilmesi istikâmetinde yarım asırdan beri sürdürüle gelen açıkgözlülüğün artık iflâsa mahkûm bir hâle gelmiş bulunduğu husûsuna da ehemmiyetle parmak basılması gerekir.

***

Bizimle hiçbir tarihî ve mânevî beraberliğe sâhib olmayan Batılı Hıristiyan idârecilere şirin görünmek ve onların tasviblerine nâil olmak husûsunda aşağılık bir temâyül ile ma’lûl Türk hâricî siyâseti, bu sâkim tutumundan hiçbir fayda görmemiş, bilâkis defâetle hüsrâna uğramıştır. Bunun misâlleri saymakla bitmez. Garblı, bizim tatlı su firenklerine âgûşunu bir türlü açmamıştır. Herhangi bir Hıristiyan toplulukla ihtilâfa düştüğümüzde daha bâriz bir sûrette tezâhür eden bu, adem-i tenezzülün en yeni misali Türk-Yunan anlaş­mazlığıdır. İktidar ve muhalefetiyle her kanada mensûb yarı münevverlerin şimdiki mümessilleri, ruhlarındaki küçüklüğü dile getiren ifadelerle bir noktada –dâima– birleşmişlerdir: Ya Amerika bize menfî bir tavır alırsa!?..

İşte bu uslûb, devam ettikçe, Türkiye Batı âleminden um­duğu alâkayı bir türlü göremeyecek ve hüsrândan hüsrâna sürüklenecektir!..

Yüzyıldan beri arkasından koştuğumuz ve dostluğuna kabul olunmak için çırpındığımız Garb âleminin alâkasını celb etmek istiyorsak, İslâm Dünyası’na dönmek ve o dünyanın li­derliği tavrını yeniden takınmak mecbûriyetindeyiz. Bunu yaptığımız gün, Hıristiyan Garblılar bizden esirgeye geldikleri dostluk ve alâkalarını korku ve menfaat sâikiyle bezledeceklerdir. Zira materyalist Garblı, yalnız kuvvet ve men­faatten anlar. Bizim ilericilerin gönüllü bir sûrette izhâr edegeldikleri samimî ve dostâne hislerden değil!..

Bunu yaptığımız gün, Hıristiyan âleminin bir süper devleti olan Amerika da dâhil, her yerde iş başına kim geçerse geçsin, durum değişmeyecektir!..

***

Biz önce Fransa’nın, sonra Almanya’nın ve nihayet bugün de Amerika’nın arkasında koşmanın hüsrândan başka hiçbir netice vermediğini defeatle müşâhede etmiş bir milletiz.

Türk yarı münevverleri hüsrâna uğradıkları her merhalede sadece efendi değiştirmekle mes’eleyi halledeceğine inanır ve bu yola giderlerken Türk ma’şerî vicdanı ısrarla hep aynı ikâzı te­rennüm etmiştir:

Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz!..

Batı âlemi karşısında maruz bulunduğumuz adem-i kabulün bir tezâhür sahası da “Avrupa Ortak Pazarı” na âid mürâcaatımız olmuştur. Avrupa’yı bir tek devlet hâline ge­tirmek yolunda bir merhale olan Ortak Pazar’da bizim ne işimiz var?!. Doğrusu anlaşılır şey değil… Hani Avrupalılaşmıştık?!. Millî ve dinî varlığımızdan bunca fedâkârlığı biz hep kendimizi Avrupa’ya beğendirmek için yapmış değil miyiz?!.

Bu kaçıncı hüsrân!.. Hâlâ millî vicdâna zıt bir haricî siyâsete devam etmekten vazgeçilmeyecek mi?


Kadir Mısıroğlu – 1994
Âşıklar Ölmez

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir