BİŞR B. HÂFÎ – Ferîdüddîn Attâr

Resim: “Gece yarısı Yemeği”, Kahire - Ressam; John Frederick Lewis

Bişr B. Hâfî

(Allah’ın Rahmeti Üzerine Olsun)

Mücahede meydanının muharibi, müşahede sarayının teçhizatçsı, hidayet işlerinin işçisi, kifayet otağındaki kamil er, (manevi) memleketlerin maliki, sâfî-sûfî Bişr-i Hâfî (rahmetullahi aleyhi rahmeten vasıa), büyük bir mücahede ve yüce bir şan sahibi olup sufiler taifesinin parmakla gösterilen bir şahsiyetiydi. Fudayl b. Iyaz’ın sohbetine yetişmişti. Dayısı Ali Haşrem’in müridiydi. Usul ve furû’ ilimlerine vakıftı; Merv’de doğmuş, Bağdad’da bulunmuştu, perişan bir hali vardı.[1]

Başlangıçta tevbe etmesinin sebebi şu idi: Bir gün mest olmuş bir halde giderken, üzerinde “Bismillahirrahmanirrahim” yazılı olan bir kâğıdın yola düşmüş olduğunu gördü. Derhal misk satın alıp, bu kâğıdı hoş kokulu bir vaziyete getirdi, öptü, gözlerine sürdü ve fevkalade mükemmel bir tazimle bir yere koydu. O gece, büyüklerden biri, kendisine, rüyasında şunu söylediğini gördü: “Bişr’e varıp de ki: Bizim ismimizi misk kokulu yaptın, biz de seni misk kokulu yaptık, ismimizi yücelttin, biz de seni yücelttik, ismimizi temizleyip arındırdın, biz de seni arındırdık, izzetime and olsun ki, dünyada da ahirette de ismini hoş haline getireceğim!

Bu hitap üzerine, o büyük zat: “Bişr, fasık bir kişidir, galiba gördüğüm rüya asılsızdır”, diye düşündü. Kalktı, abdest aldı, namaz kılıp yattı. Fakat yine aynı hitabı işitti. Ve bu hal, üç kere tekerrür etti. Sabah kalkıp Bişr’i aradı, lakin: “O şarap meclisindedir”, denilince meyhaneye gitti, o sırada Bişr, sarhoş bir halde bulunuyordu. Adam:

—           “Ey Bişr! Sana biri bir haber getirmiş”, diye içeriye haber saldı. Bişr:
—           “Gidip ona: Bu haberi kimden getirdin? Deyiniz.” Adam:
—           “Haber, Ulu ve Yüce Allah’tandır”, diye karşılık verince Bişr ağladı ve:
—           “Eyvah o beni azarlayacak”, dedi. Şeyh:
—           “Hiç de öyle değil”, dedi. Bişr:
—           “Ahbablarla konuşmam için biraz bekle”, dedi. Gitti arkadaşlarına:
—           “Dostlar! Bizi davet etmişler, gidiyoruz, sizleri de ona ısmarlıyorum, beni bir daha asla bu meyhanede bulamayacaksınız”, dedi. Sonra bir daha onun adını hiç bir kimse duymadı. Daha sonra aynı şekilde perişan bir halde, baş açık, yalınayak bir vaziyette dışarıya çıkıp tevbe etti. Zühd yolunu tuttu, himmet eliyle evliyanın devletli eteğine sarıldı. Bir daha asla ayağına ayakkabı giymedi.

Bundan dolayı kendisine : “Hâfî” (yalınayak gezen) derlerdi.
—           “Niçin ayağına ayakkabı giymiyorsun”, diye soranlara:
—           Çünkü, sulh yaptığım (ve O’na mîsak verdiğim) gün yalınayaktım, şimdi ayağıma ayakkabı giymekten utanıyorum. Ayrıca Hak Teâlâ: “Biz yeryüzünü sizin için tefriş ettik” (Bakara/22; Nuh/ 19) buyurmaktadır. Padişahların mefruşatı üzerinde ayakkabı ile yürümek edebten değildir.

Gravür: İstanbul.

Halvete çekilen öyle münzevîler vardır ki, kesek, tezek gibi şeylerle taharet yapmaz ve yerlere tükürmezlerdi. Zira eşyayı tümüyle, Allah’ın nurunun sırrı olarak görürlerdi. Aynı hal Bişr’de de vardı. Hatta Allah’ın nurunu “gören gözü” haline getirmiş olduğundan “Gözsüz” olarak kendisinden başkasını görmezdi. Zaten Ulu ve Yüce Allah, bir kimsenin gören gözü olursa, o, Allah’tan başkasını göremez. Nitekim Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Sa’lebe‘nin cenazesinin peşinden giderken, ayak parmakların uçlarına basa basa yürüyor: “Meleklerin üzerlerine basmış olmayayım, diye korkuyorum”, diyordu ve bu “Melekler nedir?” sorusuna da şu cevabı veriyordu: “Allah’ın nuru! Mü’min, Allah’ın nuruyla nazar eder”.

Naklederler ki, Ahmed b. Hanbel sık sık onun yanına giderdi, tam manasıyla ona bağlanmıştı. Talebeleri ona:

—           “Sen hadis ve fıkıh âlimi bir müçtehitsin, muhtelif ilimlerde bir benzerin daha yok. Buna rağmen bir pejmürdenin yanına gidiyorsun, bu sana hiç yakışır mı?” Diyorlardı. Ahmed:

—           “Evet, şu saymış olduğunuz ilimlerin hepsini ben ondan daha iyi bilirim. Ama o da yücelerden Yüce olan Allah’ı benden daha iyi tanımaktadır!” Dedi. Sonra Bişr’in yanına giderek : “Haddisnî an Rabbî!” (yani, bana İzzet ve Celal sahibi Rabb’ımdan bahs et!) dedi.

Naklederler ki, Bişr bir gece evden çıkarken, ayağının biri eşiğin iç kısmında, diğeri dış kısmında olduğu halde sabaha kadar mütehayyir bir vaziyette kalmıştı. Kız kardeşinin kalbine: “Bu gece Bişr senin yanına geliyor”, denildi. O da beklemeye başladı. Bişr, perişan ve mest olmuş halde aniden çıkageldi, hemen dama çıkmaya teşebbüs etti, bir kaç basamak yukarı çıktı. Ortalık aydınlanıncaya kadar hayran hayran orada kaldı; namaz vakti aşağı inip camiye gitti, namazını kılıp geri geldi. Kız kardeşi:

—           “Bu ne hal böyle!” Diye sordu. O da anlattı:

—           Hatırımdan geçti ki, Bağdat’ta Bişr adında bunca kişi bulunsun, bunlardan kimi Yahudi, kimi Hıristiyan, kimi de Mecûsi olsun, benim ismim de Bişr olsun ve İslam’a kavuşarak bunca devlet bulmuş olayım! Onlar ne yaptılar ki (İslam devletinden ve din gerçeğinden) onları bu kadar uzağa attılar? Ve ben ne yaptım ki, şu devlete erdim. İşte bu konuda şaştım kaldım!

Bilal Havvas’ın şöyle dediği nakledilir: Beni İsrail çölünde giderken biriyle karşılaştım. Galiba bu Hızır’dır, diye hatırımdan bir fikir geçti ve sordum:

—           Hakk hakkı için kim olduğunu söyle!
—           Biraderin Hızır’ım!
—           İmam Şafii hakkında ne dersin?
—           O evtad’dandır.
—           Ahmed b. Hanbel hakkında ne buyurursun?
—           O Sıddik’lardandır.
—           Bişr için ne dersin?
—           Ondan sonra onun gibisi yoktur!

Ebu Abdullah Cella‘nın şunu söylediği nakledilir: Zunnun’u gördüm, (fevkalade güzel bir ifade ve) ibareleri vardı. Sehl’i gördüm onun da verâ’ı ve takvası vardı.

—           “Peki, sen hangisine daha fazla temayül gösterdin?” Diye soranlara: Bişr b. Haris‘e, zira o üstadımızdır, diye cevap verdi.

Bişr; “Yedi dolap dolusu kitaplarım vardı, bunların hepsini toprağa gömdüm”, demiş, hadis rivayet etmemiş ve demiş ki: “Şunun için hadis rivayet etmiyorum: Nefsimde susma arzusunu göremiyorum, eğer susma arzusunu görsem (nefse muhalefet edip) hadis rivayet ederim.

Gravür: İstanbul sokakları.

[Nakledildiğine göre biri ona sormuş:
—           Bağdat çok karışık bir şehir haline gelmiştir, hatta (alınıp satılanların) çoğu haram! Bu durumda ne yiyorsun?
—           Sen ne yiyorsan onu. Lakin ağlaya ağlaya yiyen, güle güle yiyen gibi değildir. (Münavi, 1.208)]

[“Bu makama neyle erdin?” , diyenlere cevaben: “Bir lokmadan sonra daha küçük bir lokma (yemek sureti) ile her gün bir evvelki güne nazaran (dünyadan) daha fazla el etek çekerek. Yiyip de ağlayan bir kimse yiyip de gülen bir kimse ile müsavi olamaz”, dedi ve ilave etti: “Helâl israf kabul etmez.” “Ekmeği neyle yiyeyim?..” , diyene : “Afiyeti hatırla ve bunu ekmeğine katık yap…”, dedi. (Sülemi, 45)]

Naklederler ki, kırk yıl canı kızartılmış et istemiş, ama satın alacak parası olmamıştı. Yıllarca canı baklava arzulamış ama yememişti.

Naklederler ki, (Helalliği şüpheli olan para ile) akıttılar diye sultanlar tarafından yapılan çeşmelerden su içmemişti.

Büyüklerden biri anlatıyor: Bişr’in yanında bulunuyordum. Gayet şiddetli bir soğuk vardı. Böyle bir havada onu üryan bir halde tir tir titrerken gördüm ve:
—           “Yâ Bişr! Bu ne hal böyle”, dedim. Dedi ki:
—           Fakir fukarayı hatırladım, (bu soğukta ne yaparlar, diye düşündüm), kendilerine yardımda bulunmak için mala sahib olmadığımdan, bu bedenle onlara muvafakat edip, (acılarını paylaştım).

Bu dereceye neyle ulaştın”, sorusuna:
—           “Bütün bir ömür boyu, Ulu ve Yüce Allah müstesna, herkesten gizli tuttuğum bir halle”, diye cevap veridi.

Niçin bize zulmeden Sultana nasihat etmiyorsun?” diye soranlara; dedi ki:
—           Allah biliyor ve görüyor. O, Ulu’dur. Ulu olduğunu bildiğim için O’nu tanıyanların yanında dahi ondan bahs etmem; nasıl olur da O’nu tanımayanların yanında O’nun adını anarım?

Ahmet b. İbrahim Mutayyab anlatıyor:

—           “Bişr, bana: Ma’ruf Kerhi’ye söyle, namazı kılınca yanına gideceğim”, dedi. Haberi yerine ulaştırdım ve beklemeye başladım. Öğleyi, ikindiyi, akşamı ve yatsıyı kıldık. Sonra seccadeyi kaldırıp yola revan oldu. Dicle’ye ulaşınca suyun üzerinden (yürüyerek) geçip Ma’ruf’un yanına vardı; seher vaktine kadar sohbet ettiler, sonra kalktı, geri döndü, aynı şekilde suyun üzerinden geçti. Ayaklarına kapanıp:
—           “Bana dua et”, dedim; dua etti ve: “Sakın kimseye söyleme”, diye de tembihledi. O hayatta bulunduğu sürece kimseye bir şey söylemedim.

[Naklederler ki, bir topluluk onun yanında bulunuyor, o da Rızâ’dan bahs ediyordu. Oradakilerden biri:

—           “Ey Bişr, makam (ve itibar Sahibi olman) için halktan hiç bir şey kabul etmiyorsun. Eğer zühdde muhakkik biri olup, dünyadan da yüz çevirmişsen, halktan gizlice bir şeyler alıp fakirlere ver ve kendin de tevekkül üzere oturup rızkını gaybtan al”, dedi. Bu söz, Bişr’in sohbetinde bulunanların zoruna gitti. Bunun üzerine Bişr, “Bunun cevabını dinle!”, dedi:
—           Fukara ve dervişler üç çeşittir. İlk kısım; asla kimseden bir şey istemez, verirlerse de almaz. Bunlar, Ruhanilerdir. İzzet ve Celal sahibi Allah’dan her ne isterlerse Allah onu, bunlara ulaştırır. “Allah şunu verecek” diye yemin edecek olsalar, derhal duaları kabul edilir. Diğer bir kısmı; halktan bir şeyler istemezler, ama verildiğinde de kabul ederler. Bunlar orta halli fakirler olup Allah Teâla’ya tevekkül esası üzere sükûn bulurlar. Bu kısım, kudsiyet makamında, ebediyet sofrasına oturmuş bir taifedir. Üçüncü kısım; güçleri yettiğince sabr ederek oturur ve (rızkın geleceği) vakti gözler, arzuları def eder.

Bu cevabı alan sûfî: “(Beni tatmin eden) Bu söze razı oldum, Allah da senden razı olsun”, dedi. (bk. Sülemi, 47)]

Bişr diyor ki; “Ali Cürcani (veya Ebu Ali Cüzcâni) nin yanına vardım, bir çeşme başında idi. Beni görünce”:

—           “Ne günah işledim ki, bugün bir insanoğlunu gördüm” deyip, oradan tüydü. Arkasından koşup:
—           “Bana nasihat et”, dedim. Dedi ki: Fakra dört elle sarıl; sabırla yaşa; heva ve hevesi düşman bil; (nefsânî) arzuya muhalefet et.
—           Bugün, evini mezardan daha boş hale getir. Evinin böylesine bomboş olduğu gün seni mezara yatırırlarsa, Allah’a taze ve hoş olarak ulaşabilirsin.

Naklederler ki, O’nun yanına Şam’dan bir topluluk gelmiş ve: “Hacca gitmeye karar vermiş bulunuyoruz, bizimle gelmeyi arzu eder misiniz?” demiş. O da:

—           “Üç şartla: Yanımıza azık namına bir şey almayacağız; hiç kimseden bir şey istemeyeceğiz; istemeden verirlerse, o vakit de kabul etmeyeceğiz”, dedi. Dediler ki:
—           İlk iki şarta uyabiliriz, verileni kabul etmeme şartına riayet edemeyiz.
—           Şu halde siz, (Allah’a değil) hacıların azığına güveniyorsunuz! Bu bir sûfî’nin, (bir suale) cevaben söylemiş olduğu şu sözün açıklamasıdır: “Eğer, asla halktan bir şey almayacağım, diye gönülden azm etmişsen, Allah’a tevekkül işte budur.”

Bişr’in şöyle dediği nakledilir: “Bir gün eve gidince, bir adam gördüm ve sordum:
—           Sen kimsin? Nasıl olur da destursuz içeri girersin?
—           Ben biraderin Hızır’ım.
—           Bana dua et.
—           Allah Teâla, taatı ifa etmeyi sana kolaylaştırsın.
—           Biraz daha.
—           Taatını gizli tutmayı sana nasib etsin!

Naklederler ki, istişare için gelen bir zat Bişr’e:
—           Helal yoldan kazanılmış iki bin altınım var, hacca gitmek istiyorum, ne dersin?
—           Sen temaşa için gidiyorsun, şayet Hak rızası için hacca gidiyorsan bir kaç yoksulun borcunu öde veya bir yetime veyahud da çoluk çocuğu çok olan birine bu parayı ver. Zira bunların gönlüne ulaşacak olan rahat ve huzur yüz hacdan daha üstündür.
—           Ama ben daha çok hac yapmayı arzuluyorum.
—           Öyle ama bunun sebebi şudur: Sen bu malı doğru dürüst bir şekilde elde etmemiş olduğundan, onu doğru dürüst olmayan bir şekilde harcamadıkça rahat edemeyeceksin!

Naklederler ki, mezarlıktan geçerken dedi ki; “Kabirdekileri gördüm, mezarların üzerine çıkıp, sanki bir şey bölüşüyorlarmış gibi çekişip duruyorlardı.

—           Ya Rab! Bu ne haldir? Beni buna vâkıf kıl! Dedim.
—           Bu soruyu onlara sor diye bir hitab işittim ve sordum. Dediler ki:
—           Bir haftadır ki, din adamlarından biri üzerimizden geçmekte ve üç kere İhlas süresini okumakta, bundan hâsıl olan sevabı da bize bağışlamakta, bir haftadan beri, o sevabı bölüştüğümüz halde henüz bitirmiş değiliz!

Naklederler ki, bir kere rüyasında gördüğü (Mustafâ, sallallahu aleyhi ve sellem) Bişr’e:

—           “Hiç bilir misin ki, Hak Teâla, akranın arasından seni niçin seçip dereceni yüceltmiştir?”, diye sordu. Bişr karşılık verdi:
—           Hayır, bilmiyorum ya Resûlallah!
—           Çünkü sen sünnetime tabi oldun, sâlihlere saygı gösterdin, kardeşlere öğüt verdin ve Ashabımı ve Ehl-i Beytimi sevdin. Bu yüzden seni ebrâr makamına terfi ettirdim.

Diyor ki: Bir gece rüyada gördüğüm (Hz. Ali Murtaza’ya) aleyhisselâm:
—           “Ya Emirelmü’minin! Bana nasihat et!”, dedim. Dedi ki:
—           Rahman’dan sevab almaya tâlib olarak, zenginlerin fakirlere şefkat göstermeleri ne hoştur! Bundan daha hoş olan, Hallâk-ı Cihan’ın keremine itimad ederek fakirlerin zenginlere karşı gururlu davranmalarıdır!

Sohbetine katılanlara, şunu söylediği nakledilir: “Seyahat ediniz, çünkü su aktığı sürece hoştur, sâkin hale gelince bozulur!

Gravür: John MacWhirter tarafından çizilen Kadifekale(MT.Pagus), İzmir.

Mübârek Nasîhatları

Dünyada aziz olmak isteyenlere söyleyin, şu üç husustan kendilerini uzak tutsunlar: İhtiyaçlarını mahlûktan istemesinler, kimseye kötü söz söylemesinler, kimsenin misafiri olmasınlar!”

“Halkın, kendisini bilmelerini ve tanımalarını arzu eden bir kimse, ahiretin (ve bu maksatla işlediği amelin) hazzına varamaz.”

Kanaatkâr olmanın, dünyada izzetle yaşamaktan başka bir faydası olmasa, bu da kâfidir.

Eğer halkın seni bilmelerini arzu ediyorsan, bil ki, dünya sevgisinin başı işte bu arzudur.

“Kendinle arzular arasında demir bir duvar örmedikçe ibadetten hazz alamazsın!”

İşlerin en güç olanı şu üç iştir: Elin dar iken cömert olman, ıssız yerde verâ’, korktuğun kişinin yanında (doğru olarak) konuşman.

“Verâ’, (helâl olduğu) şüpheli olan şeyleri tamamıyla terk etmen ve her an nefs muhasebesini göz önünde bulundurmandır…”

“Zühd, (hırs ve tamahtan) boş olan bir gönülden başka bir yerde karar kılmayan bir sultandır.”

“Hüzün, öyle bir sultandır ki, bir yerde karar kılınca, kendisiyle beraber başka bir şeyin orada yerleşmesine asla razı olmaz.”

Bir kula verilen şeylerin en iyisi marifet ve yoksullukta sabırdır.

“Şayet Allah’ın has dostları varsa, bunlar ariflerdir.”

“Sûfî, Allah’ın huzurunda kalbi saf olan kişidir.”

Arifler öyle bir taifedir ki, Hak Teâlâ’dan başkası onları tanımaz ve ancak Yüce Allah’ın rızası için kendilerine hürmet ve itibar edilir.”   .

Kim hürriyetin hazzını tatmak istiyorsa, ona: “Sırrını pak tut” de.

Her kim sıdk ve samimiyetle Hak için amel ederse, halktan sıkılır.

“Dünya ehlini, kendilerine selam vermeyi terk etmek sûretiyle selâmlayınız.”

“Dostlar arasında edebi terk etmek edeptir.”

“Hiç bir kimse ile oturmadım ve hiç bir kimse de benimle oturmadı ki, ayrıldığım vakit, bu oturmaların olmaması, hem onlar hem benim için iyi olurdu, kanaatıma kesinlikle varmamış olayım.”

“Ölümden hoşlanmıyorum, hâlbuki ölümden hoşlanmayanlar ancak (Cennete gideceğinden) şüphesi olanlardır.”

“Düşmanın senden emin olmadıkça kâmil olamazsın (ve sen de hiç hayır olur mu ki, dostun dahi senden emin değil.” (Sülemi, 34)

Allah’a itaat etmiyorsan bâri ona âsi olma!

Naklederler ki, biri onun yanında:
—           Allah’a tevekkül ettim (Hud/56), deyince Bişr dedi ki:
—           Allah’a karşı yalan söylüyorsun, eğer tevekkül etmiş olsaydın, Allah’ın yaptığına da yapmakta olduğuna da râzı olurdun!

Konuşurken sana kendini beğenmişlik hali gelirse sus, susunca kendini beğenmişlik hali (ve ucb) ârız olunca da konuş.

“Dünyada bütün ömrünü şükür secdesiyle meşgul olarak geçirsen, dostları arasında senden bahs etmiş olmasının şükrünü eda etmiş olamazsın, o halde dostlardan olmak için çabala!”

Vefatı yaklaşınca, kendisini büyük bir ıstırap kapladı. “Galiba hayatı seviyorsun”, diyenlere, “Hayır”, dedi. “Lâkin Padişahlar Padişahının huzuruna çıkmak cidden güç bir iş!

Naklederler ki, ölüm hastalığında bulunduğu sıralarda, yanına gelip elinin dar olduğundan yakınan birine, hemen çıkarıp gömleğini verdi, kendisi de iğreti bir gömlek giydi ve vefatı bu gömlek içinde vaki oldu.

Naklederler ki, hayatta olduğu müddetçe, yalın ayak gezdiği için, (sokaklarda) hayvanlar ona hürmeten hiç terslemezlerdi. Bir gün bir şahıs, (sokakta) hayvan tersi görünce: “Eyvah! Bişr gitti!” diye feryadı bastı. Araştırdılar, adamın dediği doğru çıktı. “Bunu nasıl anladın?”, diyenlere, “Çünkü” dedi, “O hayatta olduğu sürece Bağdad’ın hiçbir sokağı hayvan tersiyle kirlenmemişti; bu sefer ise alışılmışın aksine bir durum gördüm; anladım ki, Bişr artık hayatta değil!”

Vefatından sonra onu rüyada görüp:
—           “Ulu ve Yüce Allah, sana karşı nasıl davrandı?”, diye soranlara:
—           “Neden dünyada benden korkar dururdun, sıfatımın kerem olduğunu bilmez miydin, deyip beni azarladı”, diye cevap verdi.

Diğer biri, onu rüyada görüp sordu. O da cevap verdi:
—           Beni affetti ve: “Ey benim için (dünyada) yemeyen, ye! Ey benim için içmeyen, iç!” dedi.

Aziz ve Celil olan Allah’ın sana karşı muamelesi ne oldu?” diyen başka birine dedi ki:
—           Affetti ve Cennetin yarısını bana tahsis etti ve buyurdu ki : “Ey Bişr! Bilir misin ki, eğer ateş üzerine secde etseydin, kullarımın gönlünde sana verdiğim yerin şükrünü eda etmiş olmazdın!”

Onu rüyada gören diğer biri: “İzzet ve Celal sahibi Allah sana ne yaptı?” diye sorunca, şu cevabı aldı: “Merhaba Ey Bişr!” diye ferman geldi, sonra : “Ruhunu teslim ettiğin an yeryüzünden senden daha çok sevdiğim hiç bir kimse yoktu”, diye bir hitab işittim.

Birisi rüyasında, onu yürür halde gördü ve “Nereden geliyorsun?” diye sordu, “İlliyyûn’dan”, dedi. “Allah, Ahmed b. Hanbel’e nasıl muamele yaptı?” diye sordu, “Şu anda onu Allah’ın huzurunda nânu nimet içinde yer ve içer bir vaziyette bıraktım.” “Peki ya, sana ne yaptı?” dedi. “Allah, benim yemeğe pek rağbet etmediğimi bildiğinden, kendisini temaşa etmemi lutf etti”, dedi.

Naklederler ki, bir gün aciz ve zayıf bir kadın Ahmed b. Hanbel‘in yanına geldi ve sordu:

—           Devlete ait meşalelerin ışığı altında, yazın damda iplik eğiriyorum, sultanın adamları (yoldan) geçerken, ortalık aydınlanıyor, iplik eğirme imkânı hâsıl oluyor, bu caiz mi değil mi?
—           “Sen kimsin ki, bu çeşit sözleri ağzına alıyorsun?” denildi. Kadın:
—           “Ben Bişr b. Haris‘in kardeşiyim” deyince, İmam Ahmed hüngür hüngür ağladı ve:
—           “Bu çeşit bir takva, ancak onun gibisinin evinden zuhur eder”, dedi. Sonra ilave etti:
—           Asla caiz değildir, kulak ver, ta ki saf suyun bulanmasın, biraderin olan o tertemiz rehbere uy; bu sûretle öyle bir mertebeye ulaşırsın ki, onların ışığında iplik eğirmek istediğin zaman, senin elin sana itaat etmez. Kardeşin öyle biriydi ki (helâllığı) şüpheli olan bir yemeğe elini uzatmak istediği zaman, eli kendisine itaat etmezdi. Derdi ki:
—           Benim bir sultanım var, ona: “Gönül”, diyorlar. O, takvaya rağbet etmektedir, ben de buna muhalefet etme gücüne sahib değilim.

Selâm, hidayete uyanlara!


Ferîdüddîn Attâr
Kaynak: Tezkiretül-Evliyâ (Haz. Süleyman Uludağ), İlim ve Kültür Yayınları, Bursa, 1984


[1] Hal tercümesi içip bk: Hilye, VIII, 336; Sülemi, 39; Şa’râni, I, 84; İbn Hallikân, I, 274; Sıfatu’s-Safve, II, 325; Şezerâtü’z-Zeheb, II, 460; Risale, 119; Hücviri, 203; Münâvî, I, 208; el-Bidaye ve’n-Nihaye, X, 297; GAS. I, 638.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir