Balkan Harbi Hatıraları – Ömer Seyfettin

27 Eylül 1328 – 10 Ekim 1912, Selanik
Dün Karaburun’dan geldik. Galiba bu gece şimendifere bineceğiz. Karadağ ilân-ı harp etti. Bulgaristan ve Sırbistan henüz susuyorlar. Kimi gördümse: “Mutlaka harp olacak!..”diyor.

Ben hâlâ ümit etmiyorum. Niçin harp olacak? Balkan hükümetlerinin istedikleri verildikten sonra harbe ne hacet? Buna aklım ermiyor. Otuz dokuzuncu alayın üçüncü taburundayım. Askerî hastanenin arkasındaki viranelikte oturuyoruz. Çadırlarımız intizamsız fasılalarla kurulmuş. Yüzbaşım Faik Efendi, Selanikli. Kısa, tombul, kuvvetli bir çocuk. Lakırdı söylerken sesi titriyor. Bu hâl kalbinin iyiliğine, yani ruhunun hafifliğine delâlet eder. Terbiye ve harekâtı askerî olmaktan ziyade mihanikî. Hemen bütün bölüğü o idare ediyor. Ben daha misafirim. Neferleri tanımıyor, isimlerini bilmiyorum. Demek muharebe olursa son derece münasebetsiz şartlar dâhilinde ateşe gireceğim.

1 Teşrinievvel – 14 Ekim 1912
Ordugâhtayım. Burası, Köprülü’nün iki saat ötesinde bir vadi. Bir yayla… Soğuk ve rutubetli… Hâlâ harbi bekliyoruz. Benim gözlerim ağrıyor, nezleyim. Ne düşünüyor, ne hareket edebiliyorum.

4 Teşrinievvel – 17 Ekim 1912, Köprülü
Diyorlar ki “Harp başladı…” Fakat kimsenin bir şeyden haberi yok. Ne telgraf geliyor, ne gazete. Bugün nöbetçiyim. Şimdi, yani gece yedide hareket emri verildi. Çavuşlara ve saireye lâzım gelen tembihleri verdim. Yarın Güzeyil’e gideceğiz. Bu küçük bir köymüş.

Umumî harekâta dair bize hiç malûmat verilmiyor. Her gün bir alay emir neşrolunuyorsa da anlamak mümkün değil.

5 Teşrinievvel – 18 Ekim 1912
Bu sabah alayla hareket ettik. Hava güzeldi. Şimdi karargâha geldik. Henüz çadırlar kurulmadı. Ben çok yorgunum. Yorgunluktan biraz başım ağrıyor. Yolda mola ederken bir Turan gazetesi bulduk. Tarihi 2 Teşrinievvel – 15 Ekim 1912 idi. Bulgaristan’ın, Sırbistan’ın münasebetlerini kestiklerini yazıyordu. Hatta Vedranye civarında bir muzafferiyet haber veriyor.

Karadağ’a yine muzafferiyetler…

Yolda küçük bir çiftliğe rast geldik. Yarıcıları Bulgar olacak. Eski ve viran bir kilisesi var. Etrafında birkaç asker duruyordu. Niçin orada bulunduklarını sorduk. Meğerse bir Osmanlı Bulgar neferi çok rakı içmiş. Ve yolda yürürken birden düşmüş ve ölmüş. Çiftlikte papaz aramışlarsa da bulamamışlar. Bizim bölüğe yeni gelen Bulgarlar ölüye doğru soğuk baktılar ve hiçbir teessür göstermeksizin yollarına devam ettiler.

Burada, Güzeyil karargâhında bakalım kaç gün kalacağız?…

Neferlerde büyük bir neşe yok. Zabitler de öyle. Fakat korku ve yeis de yok. Yemek, içmek meselesi güçleşti. Dün yemek ve çorba tuzsuzdu. Köprülü’de tuz bulunmadı. Zabitler candan ve gönülden çalışmıyorlar. Yahut ben öyle görüyorum. Bunun en büyük sebebi amirlerin iktidarsızlıkları… Amirler, hatta karargâh için verdikleri emri bile icra olunmadan değiştiriyorlar. Fırka emrini okudum, güzel yazılmıştı. İnşallah erkânıharplerimiz muktedirdirler.

İşte yorgun ve ümitsiz bir dua…

Erkânıharpler, amirler, kumandanlar, zabitler ne olurlarsa olsunlar, Balkan Harbi’nde ancak bir şekil bulunacaktır.

Hayat – 1967

Ya Bulgarlar bizi ezip geçecekler yahut biz onları ezeceğiz. Ve bu ezmek hadisesine en az girecek şey de fen, harbin o meşhur fenni olacaktır. Sabah, güneş daha doğmadı. “Çadır yık” borusu vuruldu. İleriye gideceğiz.

Galiba Bulgarlar taarruz ettiler.

Akşam… Bugün, öğleüstü, Kiliseli’ye geldik. İnce ince yağmur yağıyordu.

Hâlâ bu yağmur devam ediyor… Usturumca fırkasının kırk üçüncü alayı solumuzda, çayırlıkta. Alay yaveri bana, erkânıharbin bir lâfını gülerek tekrar etti. Hep diyormuş ki: “Ahval vahimdir…

Bakalım ateşe ne gün gireceğiz?

Yüzbaşım iaşe işleriyle uğraşmak üzere Köprülü’de kaldı. Bölük şimdi benim emrimde. Yalnız genç mülâzım arkadaşım Eşref Efendi var. O da bugün nöbetçi…

Askerin hepsi acemi. Hatta silâh doldurmasını bilmiyorlar. İhtiyatların çoğu da Pomak. Bir kelime Türkçe bilmiyorlar. Onbaşıların, çavuşların içinde bir vücut, parlak ve açık bir göz göremiyorum.

İşte bu kadar müsaadesiz şartlar içinde harbe giriyorum. Netice muzafferiyet olursa hayret etmekten memnun olamayacağım. Ama bütün bu hareketler bana hep bir oyun gibi geliyor.

Hâlâ kendimi bir manevraya gidiyor sanıyorum. Hareketimiz o kadar hissiz ve maneviyatsız ki, ancak bir manevra böyle olabilir.

Hani nutuklar, hitabeler, heyecanlar, şarkılar, alkışlar… Hiç, hiçbir şey yok.

Bulgar ordusunu gözümün önüne getiriyorum. Orada kim bilir ne kadar hayat ve heyecan vardır…

6 Teşrinievvel – 19 Ekim 1912, Kiliseli
Bugün kalkmadık. Pirlepe Alayı’nın Breşura Taburu geldi. Ben kasabada idim. Ne intizamsızlık yâ rabbi! Zabitlerin bile tavırları başka idi. Ve belki sarhoştular.

Akşam tabura döndüğüm zaman ikinci bölük mülâzımı Faruk, Bulgar’ın tecavüz ettiklerini, Çarova’nın düştüğünü, Sırpların Priştin’e doğru ilerlediklerini söyledi. Havadis bir erkânıharpten çıkıyormuş. Sözde bizim plânımız Bulgarları buraya düşürmek, burada bir meydan muharebesi vermek imiş…

Fakat hep miş, miş, miş…

Ne gazete var, ne telgraf. Umumî hareketlerin hiçbirinden haberimiz yok.

Koca ordugâha bir gazete olsun gelmiyor. Yarın ihtimal yol görünecek.

8 Teşrinievvel – 21 Ekim 1912, Kiliseli
Uyuyordum. Tabura “Hazır ol” vurdu. Kalktık, toplandık. Hava, fena halde soğuk. Asker de toplanıyor. Çadırların arasına silâh çattılar. Yarım saate kadar bir yere gidiyoruz. Fakat nereye? Bilmiyorum. Alay emri verilmediği için kimse de bilmiyor.

Daha tabur yaveri alaya gitmemiş.

9 Teşrinievvel – 22 Ekim 1912
Kumanova’ya giden derenin içinde ordugâh kurduk. Bütün fırka hareket etmişti. Topçu için yolları düzelttiğimizden beş saatlik mesafeyi sekiz saatte aldık.

Bu sabah iki nefer gelmiş. Bulgarlar büyük bir kuvvetle Sultantepe’ye hücum etmişler. Yüz elli kişi imişler. Sözde teslim olmuşlar. İkisi kaçmış. Bulgarların buraya üç saat mesafede olduklarını iddia ediyorlar. Eğer sahi ise, bugün yahut yarın çarpışmak muhakkak…

Gündüz saat beşte hareket ettik. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz.

10 Teşrinievvel – 23 Ekim 1912
Dün buraya gelmiş ve portatif çadırlarımızı kurmuştuk. Top ve tüfek sesleri işittik. Gece hareket emri verildi. Şimdi yola düzüldük. Yine nereye gideceğimizi bilmiyoruz.

Garibi şu ki erkânıharpler de bu muammayı bilmiyor. Yolda bizi görünce şaşırdılar.

Bugün muharebeye girdik. Daha düşmanı görmeden dört kişi mecruh bıraktık. Üçü öldü. Topçuların muhafızıyız. Topçu mevziinden düşmanın kaçtığını gördük. Ve dürbünle takım çavuşlarımıza gösterdik. O kadar sevindiler ki… Sevinçlerinden avazları çıktığı kadar bağırdılar. Biz boyuna top atıyoruz; fakat onlar niçin atmıyorlar?

Ayın kaçı? Bugün ne? Bilmiyorum. Benimle beraber kimse de bilmiyor. Ne felâket yâ rabbi! Ric’atin, inhizamın en çirkinini gördüm. Bugün burada, Köprülü’nün önündeyiz. İkinci fırka kaçtı. Yalnız biz, nizamiye fırkası kaldı.

Birden ric’at emri verildi. Hep kendimizi galip sanıyorduk. Meğer müthiş surette mağlûp imişiz. Toplar filân hep kaçtı. En nihayet bizim tabur kalmıştı.

Biz de çekildik. Bütün gece, tam on iki saat yürüyerek sabaha yakın Kiliseli’ye geldik. Oradan dün sabah kalktık. Buraya döküldük. Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik. Oh ne felâket! Kadın, çoluk, çocuk tam beş bin ev imiş.

Bu gece, açıkta, intizar mevkiinde kaldık. Düşman görünmedi.

Bugün ayın on üçü olduğunu taburun eczacısından şimdi öğrendim. Demek üç gün kaçışın kâbusu içinde geçmiş.

14 Teşrinievvel – 27 Ekim 1912, Köprülü
Kaç gündür, kaç gecedir burada çekmediğimiz sefalet kalmadı. Üzerimize yağmurlar yağdı. Çamurlar içinde yuvarlandık. Askerin hepsi hasta… Kazanlar yolda bırakıldı. Hepimiz açız! Rezalet, felâket son dereceyi buldu. Dağlara yavaş yavaş kar düşmeye başladı. Dayanılmaz derecede soğuk. Rüzgâr durmadan esiyor.

İşte şimdi hareket emri verildi. Nereye? Kimse bilmiyor. Niçin? Kimse bilmiyor. Gözlerini kaybetmiş bir kör sürü gibi bocalanıp gidiyoruz. Ortada ne kumandan var, ne kumanda.

Ortada mekkârîler yok. Mekkâreciler yok. Cephaneler siperlerin içinde yerde kaldı. Herkes şaşırmış. Hâl ve mevki o kadar tahammül olunmaz derecede ki… Şimdi Otuz Sekizinci Alay’dan Şevket Efendi isminde bir yüzbaşının intihar ettiğini haber aldık.

Hemen herkes intihar etmek istiyor.

Yazık namusa bir kıymet ve ehemmiyet verenlere…

15 Teşrinievvel 1328 – 28 Ekim 1912
Köprülü’den dün geçtik. Bulgarlar bizimle eğleniyorlardı. Şimdi Pirlepe yolundayız. Sözde Edirne tarafında muzafferiyet varmış, filan ve falan. Bunlara kimse inanmıyor. En büyük intizamsızlık, açlık, perişanlık içinde ric’at ediyoruz. Abdülhamid’in İstanbul’a gittiğini duyduk. Padişah yüz yirmi bin kişi ile Edirne’ye hareket etmiş. Buna da kimse inanmıyor.

Artık Rumeli’nin gittiği muhakkak… Fakat bütün şu kolordular, şaşırmış koyun sürüleri gibi kurşun ve gülle altında, kar, çamur ve hastalık içinde mahvolacak.

Ah, acaba ondan sonra aklımız başımıza gelecek mi?

[… devam edecek…]

Ömer Seyfettin – 1912
Kaynak: Hayat Dergisi 1967, (“Ömer Seyfettin”in ‘Balkan Harbi Hatıraları’, Niyazi Ahmet Banoğlu tarafından yayınlanmıştır.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir