Anafartalar Cephe Kumandanı Mustafa Kemal’le Buluşma

Kaynak: TSK.

ALTINCI MEKTUP[1]

Mustafa Kemal Bey’in Yanında, Çatışmanın Zirvesinde,
Miralay İşbaşında, Ay Işığı Altında Akşam Yemeği, Hatıralar,
Savaş Alanında, Gece Taarruzu, Ölümün Tırpanı

Gelibolu, Ağustos.

Mustafa Kemal Bey’in karargâhına vardığımızda, artık, dağlar arasına mor akşam gölgeleri uzanmıştı. Ötelerde, Güneş halen suların üzerinde parıldıyor ve son ışınları, başlamak üzere olan yeni İngiliz taarruzunu izliyordu.[2] Subayın bahsettiği taarruzu, şimdi yeniden başlayan top atışları ve mitralyöz takırtısı haber veriyordu.

Kemal Bey bizi, yeni yeni tamamlanan ve iki küçük oda ve geniş bir toprak terastan oluşan küçük evinde kabul ediyor. Yükseğe inşa edilen küçük ev dağa yaslanmış ve üstten iyi maskelenmiş. Aşağıdan gelen güzel bir bahçe yolu eve uzanıyor. İçerisi de, böyle şartlarda, neredeyse tamamen muharebe hattında, mümkün olan bütün konforla düzenlenmiş. Gelibolu Savaşı, aslında bir pozisyon savaşı. Kampların hep aynı yerde durması, haşin asker hayatını, daha tahammül edilir ve hoş kılabiliyor. Kemal Bey’in küçük evine “saray yavrusu” denilebilir.

İngilizler tam da şu anda tabyalarımıza karşı taarruza geçti” diyor Kemal Bey, bizi kırmızı minderli bir sedirle döşenmiş “salon”a geçmeye davet ederek.

Kendisine engel olmak istemediğimizden, terasın uzak bir köşesine oturuyoruz. Aynı zamanda çalışma odası da olan salonda, üzerinde telefon duran küçük bir masa yanında, genç bir teğmen oturuyor ve gelişen çatışmadan raporlar alıyor. Başka biri de hemen bunu not ediyor. Başka bir yuvarlak masa etrafında, bir lambanın ışığında, kurmayından birkaç subayla Mustafa Kemal Bey, büyük bir harita üzerine eğilmiş, raporlar doğrultusunda, kömürle çeşitli hatları işaret ediyor. Ara sıra kısa emirler veriyor veya yaverini gönderiyor. “Top bilmem nereye nakledilsin!” “Şu ve şu tümen bilmem hangi tabyaya gitsin!” “Süvari taarruza geçsin!” Subaylar geliyor ve kayboluyor; biraz sonra yerine getirilen emir hakkında telgrafla bilgi veriliyor.

Pür dikkat kesilmiş, dinliyorum. Modern komuta böyle mi oluyor? Bir kişi uzaktan telgraf vasıtasıyla her şeyi, maharetli bir satranç oyuncusu gibi yönetiyor. Bazen telefon zili birkaç dakikalığına susuyor ve Kemal Bey yanımıza geliyor. Uzun, düzgün vücutlu ve 35-40 yaşlarında; neşeli ve memnun. Önceden haberdar olduğu ve hazırlandığı düşman taarruzunun püskürtülmesi başarıyla devam ediyor. Kurmay hekimi, püskürtme planının dâhiyane şekilde çizilmiş olduğunu söylüyor. Hakikaten de böyle olduğu anlaşılıyor, mademki İngiliz dört saattir takviye güçleriyle saldırıyor ve yeni iki buçuk tümen daha atıyor, 20 kilometrelik bir cepheye. (Gelibolu Yarımadası’nın bütün muharebe hattı 50 kilometre civarında.) Büyük kruvazör ve vapurların bataryaları da taarruza destek veriyor ve bütün bunlar boşuna. Türkler, öfkeli deniz dalgalarının parçalandığı bir kayalık gibi duruyor. Biraz sonra, karşı taarruza geçilecek.

Çanakkale Boğazı girişindeki savaş ve nakliye gemileri. İniş öncesi, bir savaş gemisinin güvertesinden çekilen fotoğraf.

Kemal Bey’den, ileri giderek, çatışmayı görmemize izin vermesini rica ediyoruz.

Daha epeyce zamanınız var, bu öyle yakında bitmeyecek” diye tebessüm ediyor, sabırsızlığımız karşısında. “Şimdi beraber akşam yemeği yiyeceğiz ve sonra sizleri bırakacağım.

Gene çalışma odasına dönüyor, raporlar dinliyor, çiziyor, emirler veriyor, bizimle bir dakika önce konuşurken olduğu gibi hep öyle serbest ve rahat.

Biraz sonra gene geliyor:
Harika, şahane! Siz bana şans getirdiniz, hanımefendi; her şey bitmeden ve İngilizleri denize dökmeden buradan gitmenize izin yok!

Hepimiz gülüşüyoruz.

Mustafa Kemal Bey daha bir hafta önce tümen komutanıydı. Bugün, yetenek ve parlak başarılarından dolayı, bütün Anafartalar savunma grubunun komutanı tayin edildi, aslında bu neredeyse bütün bir ordu demek.

Arıburnu yakınlarında, ilk, dâhiyane ve riskli taarruzunun anısına, adı verilen bir tepe var -Kemal Tepe. Savaşın başındaymış. Bir taarruz için kendisi inisiyatif alarak, vadi ve bayırlardan bir kestirme yol açmak için çamları keserek Kocaçimen’e doğru hareket etmiş. Bu yerlerde henüz yollar yokmuş, oysa o acele ediyormuş, çünkü İngilizlerin tam da bu yükseltiyi almak istediğini biliyormuş. Emrinde bir piyade alay ve bir batarya varmış. Kurmayıyla beraber ayrılmış ve ileriye yürümüş. Öndeki hattan dönen askerlere rastladıklarında, artık epeyce uzaktaymışlar. Durdurulan ve tabyalarını niye terk ettikleri sorulan askerler, İngilizlerin artık 100 metreye kadar yaklaştığını, kendilerinin de mermileri kalmadığını söylemişler. “Merminiz yoksa süngünüz var!” demiş Kemal Bey öfkeyle. Askerler ileri yürümüş ve yakınlaşan İngiliz’e karşı, süngülerle taarruza geçmişler; İngiliz de bunun bütün bir tümenin taarruzu olduğunu zannetmiş. Durum fevkalade kritikmiş, ama tam zamanında öteki alaylar ve bataryalar intikal etmiş. Çatışma iki gün sürmüş ve 15 bin ölüsü olan İngilizlerin denize doğru çekilmesi gerekmiş. Kemal Bey bu çatışmadan madalya ve yarayla çıkmış -bir şarapnel parçası ona yandan isabet etmiş ve sadece saatinden dolayı, yara tehlikeli hale gelmemiş. Bu saati Kemal Bey, Liman Von Sanders Paşa’ya hatıra olarak vermiş.

Sultana Racho Petrova (ortada sigarasını içen)

Askerler masayı terasa hazırladılar ve biraz sonra hepimiz orada oturuyorduk. Yorucu yolculuk, iştahımızı kabartıyordu. Ancak yemeklerin bize bu denli lezzetli gelmesinin nedeni sadece bu değildi. Herhalde Kemal Bey, bizi daha iyi misafir edebilmek uğruna, aşçısına özel bir talimat vermişti. Akşam yemeği sırasında, telefon zili nadiren rahatsız ediyordu bizi, bu da kısa süreliğine bize savaş alanından uzaklaşma imkânı veriyordu. Kemal Bey Sofya’da geçirdiği günleri hatırlıyor.[3] Sadece güzel hatıraları var  ve bunları keyifle anlatıyor. Özellikle de Sultana Raço Petrova’nın[4] evinde geçirilen hoş zamanları. Her şeyi, zamanı ve ortamı unutarak hatıralarını anlatıyor, tanıdık kişileri soruyor, ben de ona anlatıyor, anlatıyorum… Önümüzde, gizemli bir uykuya dalmış vadiler ve bayırlar uzanıyor, dolunay ise mavimsi gümüşümsü ışığını döküyor.

İnanılır gibi değil, sanki savaş alanında değiliz, sanki bu bayırın arkasında öldürücü ateş binlerce genç bedeni tırpandan geçirmiyor, sanki yakınımızda kimse can vermiyor.

Kemal Bey neşeli ve canlı anlatıyor, subaylar dinliyor ve ara sıra telefon herkesi göreve çağırıyor. Çatışma harika devam ediyor, zirve noktasına ulaşıyor. Nihayet bizim de kalkmamız gerekiyor. Bir saat sonra artık, bayırın öteki tarafından iniyorduk. Gecenin karanlığında top çatışması çok daha gerçeküstü, içinde, şeytani ve insanüstü bir şey barındırıyor. Mermiler her iki taraftan uçuşuyor. Gökyüzünün koyu fonunda ateş, şimşek hışmıyla uçan kuyrukluyıldız gibi görünüyor ve birden, alev yağmuruyla yeryüzüne dökülen milyonlarca yıldıza ayrılıyor. Yere yaklaştığında, sanki daha iyi yer, daha çok kurban arayan bu ateş parçalarının sürati azalıyor. Aşağıda ise bu titrek ateş sütununun eteğinde, kan birikintileri ve kendi arkadaşlarının cesetleri üzerinden ilerleyen, insan kümeleri siyahlaşıyor. Piyadenin ateş açtığı yerde yatay çubuklar görünüyor, kor kırmızısı bir şebeke gibi. Birden boğuk bir patlama duyuyoruz, mitralyözler kanlı tırpana başlıyor. Ateş bir yüzeyle birleşen ateş çubuklar sönmeye başlıyor ve yavaştan mitralyözler de susuyor, toplar da. Türkler, İngilizlerin ön siperlerini ele geçirdi. Ağır, dehşet verici bir sessizlik ortama hâkim oluyor; bu sessizlikte orada aşağıda göğüs göğse süngü çatışması yürütüldüğünü hissediyoruz. Aşağıda artık insan insana karşı değil, ama mahlûk mahlûka karşı çatışıyor. Bu grotesk görüntü karşısında taşlaşmış gibi durakalıyorum.

Bitti. Türkler galip geldi, İngilizler çekildi. Vadiden boğuk, sancılı inlemeler ve ağır kan ve barut kokusu yükseliyor. Ne uğruna bütün bunlar? Yakında duran bir topa dayanmak istiyorum, ama top o denli sıcak ki, elimi yakıyor. Yavaştan, sıhhi personel, ıssızlaşan ve kana bulanan vadiye iniyor. Bir asker bana bir resim ve kan lekeli bir mektup uzatıyor. Vurulmuş bir İngiliz subayın cebinde bulmuş. Beyazımsı ay ışığında genç, ama çok genç bir çehre hayata gülümsüyor ve iri gözler merakla bakıyor. Vurulmuş teğmenin ruhunu görüyorum gibime geliyor. Mektup, “Canciğer oğlum…” diye başlıyor. Karargâha dönerken, genç İngiliz’in çehresi hep önümde duruyor ve irice gözleri sanki “Niçin insanlar arasında nefret var?” diye soruyor.

Belki de Londra’nın banliyölerinden birinde, küçük bir evde yaşlı anacığı onu bekliyor ve sağ salim dönmesi için Tanrı’ya yakarıyor.


Wanda Zembrzuska
Kaynak: Muhabirimiz Çanakkale Cephesinden Bildiriyor! Miralay Mustafa Kemal Bey’le Buluşma, Ağustos 1915 (terc.,takdim ve dipnotlar;Hüseyin Mevsim), Kitap Yayınevi, 2019, İstanbul


[1] Utro Gazetesi, 10 Eylül 1915, 1662. sayı

[2] Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın hatıratına göre bu ziyaret, 8 Ağustos 1331’de (21 Ağustos 1915) gerçekleşiyor. Anılan tarih için düşülen notta, “Muharebe, Karargâh’tan telefonla idare edildi. (…) Akşam, Polonya gazeteleri muhabirlerinden bir madam geldi ve bizde yemek yedi. Gece arabayla iade edildi. Avrupa kadını, bir maksat ve gaye için harp meydanını geziyor.” (Atatürk’le İkibuçuk Yıl: Orgeneral Çalışlar’ın Anıları, YKY, 1993, s. 53) diye belirtiliyor.

[3] Erkânıharp Binbaşısı Mustafa Kemal Bey, Sofya Ataşemiliterliği görevine 27 Ekim 1913’te tayin ediliyor ve bu görevde 2 Şubat 1915’e kadar kalıyor.

[4] Sultana Raço Petrova (1869-1946), Bulgar siyaset adamı ve asker Raço Petrov’un (1861-1942) eşi; Sofya’daki evinde verdiği davet ve balolara, dönemin siyasi, diplomatik, sivil ve askeri eliti katılıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir